Şükrü Erbaş, şiirleriyle insana “yük” olmadan derinlik sunan ender şairlerden biri. Birkaç kitabını daha severek okuduğum bir şair olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Her kitabında altı çizilecek, dönüp dönüp okunacak dizeler var. Şiirleri sadece okunmuyor; insanı durduruyor, düşündürüyor, yer yer yaralıyor ama hiç yormuyor.Okurken beni şaşırtan en güzel şeylerden biri, daha önce bir yerlerde duyduğum ve çok tanıdık gelen pek çok meşhur dizeyle karşılaşmam oldu. Çoğunun aslında Şükrü Erbaş’a ait olduğunu öğrenmek, hem edebi bir keşif hissi yarattı hem de onun ne kadar “sessiz” bir şair olduğu gerçeğini yüzüme çarptı. Dizeleri dilden dile dolaşırken, adının gölgede kalması ironik bir durum. Okunma oranının düşük olması, şiirlerinin kıymetiyle asla örtüşmüyor.Şükrü Erbaş’ın şiirleri gürültüsüzdür. Bağırmaz, çağırmaz, iddialı görünmek gibi bir derdi yoktur. Ama tam da bu sakinlik içinde insanın içine sızar. Kelimeleri süslü değil; tersine yalındır. Fakat bu yalınlık, derinliği azaltmaz; aksine anlamı daha güçlü kılar. Şiirlerinde insan, yalnızlık, yoksulluk, çocukluk, aşk ve hayal kırıklıkları vardır. Ama bunlar dramatik bir ağırlıkla değil, hayata benzeyen bir sadelikle sunulur.
Onun şiirlerini okurken insan bir metni değil, bir ruh hâlini okur. Bir sokağın kenarında durup geçen insanları izler gibi, ya da uzak bir hatıraya bakar gibi. Akıp gider dizeler, ama arkada bir duygu kalır. Sessiz ama kalıcı.Ne yazık ki geniş kitleler tarafından henüz yeterince keşfedilmemiş olması, Şükrü Erbaş’ın şiirlerinin değerini azaltmıyor. Aksine onu okuyanlar için daha özel kılıyor. Ben, geç olmadan keşfedebildiğim için kendimi şanslı hissediyorum. Çünkü bazı şairler vardır; insan onları çok erken ya da çok geç bulur. Şükrü Erbaş benim için tam zamanında bulunan bir şair oldu.