"İtaat etmek çocuğa hemen ödül getirir," der Winnicott; "Yetişkinler de itaati büyümekle karıştırırlar kolaylıkla. Halbuki itaat çocuğun en büyük ahlaksızlığıdır."
Vicdan, gücümüzü ve irademizi duyduğumuz bir durum. Utanç ise kendi gücümüzü ve irademizi bizden çalan bir öz kısıtlama. İyi olanı vicdanımızla seçmek mümkünken utanma nedeniyle kötüden kaçınmamız övülmemeli. Utanç, ilişkisel bir duygu. İlk sosyal duygu olarak tanımlanıyor. Hiç kimsenin olmadığı yerde de kötüden kaçınmak oysa meziyet. Utanmamızı isteyen kişi, "o kişiden" ve/veya "başkalarından" utanmamızı istiyor. Onlar önünde eğilmemizi. Bu, davranışımızdan pişman olmak demek değil. Onu irademizle değiştirmeye karar vermek değil. Utanmak, vicdanımızla tek başımıza hissettiğimiz bir şey değil.
Olası her küçük hatayı utanç ve suçluluk duygumuzun nispetinde büyük algılamamız demek mükemmeliyetçilik çoğu zaman. Kendimizi utançtan korumak için erteliyoruz. Yaptığımız şeye ilişkin utanç ve suçluluk duygumuz yoksa "yeterince iyi" ye razı olabiliyor, "olduğu kadar" diyebiliyoruz.
Sabah sayfaları, korkumuzun ne olduğu ile bizi yüzleştirdiği için etkili bir yöntem. "Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım" örneğinde olduğu gibi korkulan ve büyütülen şeyin ne olduğunu dışsallaştırarak koyuyor gözümüzün önüne. İş arkadaşlarımızın, patronumun, tez hocamızın, "Başkaları ne der?" kaygısındaki o müphem "başkaları"nın zihninin içindeki muhtemel düşüncelerden korktuğumuz için harekete geçmediğimiz gerçeğini seriyor çıplaklıkla önümüze.