Yine bir bitiş dönemindeyim. Yüksek lisansın son demleri... Bir yandan hemen bitsin istiyorum, bir yandan yeni bir serüveni seçmeye zorlanıyorum. Tahminimden uzun ve zorlu bir üç sene oldu. Maddi, manevi, ailevi, bireysel birçok olay beni pes etmeye zorladı. Bu yüzden uzadıkça uzadı süreç. Beni motive eden şeyi kaybedince, devamlılığı sağlayan o istek körelince, süründürdüm sanki kendimi yine. Biliyorum her şeyin bir nedeni var. Bugün saygı duyduğum, değer verdiğim birinden şu sözleri duydu kulaklarım: "Zordan kaçıyorsun gibi görünüyor."... Halbuki tam tersini yaşadım senelerdir. Son bir iki aydır sürekli nerede hata yapmış olabileceğimi bulmaya çalıştım. Tekrar aynı hataları yapmayayım ve ders almış olayım diye. Ve şunu fark ettim: 8 yıldır hep zoru seçmişim. Bu yüzden eğer varsa ömrüm gelecek planlarımda zoru değil de kolay ve huzur vereni tercih etmeyi istedim. Böyle olunca hemen bu durumun fark edilmesi bana çok ilginç geliyor. Sanki hayatımda hep savaşmam isteniyor gibi geliyor. Bakıyorum, savaşmadan da benim zorlayarak elde edemediklerimi elde edenler oluyor. Benim hatam belki hep savaşmak ve zoru seçmektir, diye düşündüm ben de. Bilmiyorum benim için en doğru yolu nasıl bulabilirim, bilmiyorum. Yine de güzel yanları oldu yüksek lisans yapmanın. En keyifli ve eğlenceli dönemler ders aldığım dönemlerdi. Okumayı seviyorum ne de olsa :). Bir de birkaç araştırma makalesi yayınlama fırsatım oldu. Benim için önemli bir artı olduğu söyleniyor, umarım öyledir. Umarım emeklerimin karşılığını alırım, umarım herkes emeklerinin karşılığını alır. Bir gün öğrendiklerimi paylaşacak ve anlattıklarımı dinlettirecek kıvama gelir miyim, bilmiyorum. Bundan sonra beni ne bekliyor hiç bilmiyorum.
Ölümden Beter 90's - BestemOl
youtu.be/VpFTLu3_Uf0?si=... Merhaba sevgili dostlar, Ölümden Beter isimli bestem ilk olarak 2011 yılının Ocak ayında kaleme alınmıştı. Aradan geçen yıllar boyunca şarkı kendi hâlinde bekledi; ama bazı şarkılar vardır, zamanı gelmeden tam olarak konuşmazlar. Bu çalışma da onlardan biri oldu. Bu kez şarkıyı 90'ların duygusal atmosferiyle yeniden yorumlamak istedim. O dönemin samimiyetini, kaset döneminin sıcaklığını ve insanın içine işleyen o eski melodileri hissettiren bir düzenleme ortaya çıkarmaya çalıştım. Yıllar önce yazılan bir hikâye, yıllar sonra farklı bir duyguyla yeniden hayat buldu. Bu şarkı aslında bir ayrılık hikâyesinden çok, vazgeçememenin hikâyesini anlatıyor. İnsan bazen çok kırılır, yorulur, hatta gitmesi gerektiğini bilir; ama kalp akılla aynı dili konuşmaz. Bir yanı "artık bitsin" derken, diğer yanı hâlâ aynı kişiye dönüp bakar. Şarkıda geçen "Bu ayrılık yetti bana, ölümden beter" sözü de tam olarak bunu anlatıyor. Buradaki ölüm gerçek bir son değil; sevdiği insan yanında yokken eksik hisseden bir kalbin içindeki sessiz çöküştür. Hasretin ağırlaştığı, zamanın yavaş geçtiği ve insanın kendi duygularıyla baş başa kaldığı bir hikâye… Keyifli dinlemeler dilerim. Sevgilerimle… 🌹📼
Müzik
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Geçmişim koca bir muamma ve ben yaralarla doluyum
58. BÖLÜM DEVAMI... Piyano, artık daha neşeli, daha umutlu melodiler çalıyordu. Son bağış anonsu yapıldığında, gözlerim doldu. Ağaç, ilk girdiği andaki sessiz, bembeyaz halinden eser bırakmamıştı. Artık, yüzlerce parlak, küçücük kahramanın resmiyle, ışıl ışıl parlıyordu. Her dal, bir zaferi fısıldıyordu. Alkış tufanı kulaklarımı sağır ederken, ismimin yankısını duyar gibi oldum. İstem dışı, bir sağa bir sola bakınıyordum ama yine de alkışlamaya devam ediyordum. O coşkunun içinde, omzumda hissettiğim o el dokunuşuyla irkilerek arkamı döndüm. Saatlerdir adeta köşe kapmaca oynadığım adam, Haluk, karşımdaydı. "Efendim?" diyebildim. "İnci, seninle konuşmalıyım." Sesindeki yalvaran rica, dikkatimden kaçmadı. Gözlerim hemen etrafta Serkan'ı aradı ama görünürde yoktu. "Haluk Bey, şu an ne yeri ne de zamanı. Lütfen gider misiniz?" Bir adım daha yaklaştı. "İnci, lütfen..." İstemsizce kalabalıktan sıyrılıp, birbirimizi duyabileceğimiz bir mesafeye yürüyene kadar salondan dışarıya çıktık. Yeterince uzaklaştığımızda, "Sizi dinliyorum," dedim ve konuşmaya başladı. "Ayaküstü konuşulacak mesele değil, biliyorum. Ama acil işim çıktığı için bu gece Almanya'ya dönmeliyim. Dönmeden önce seni burada görmüşken söylemek istedim." Ben sadece dinliyordum. Çünkü başka ne diyeceğimi bilmiyordum. "İnci, yaşadıkların kolay değil. Emin ol, benimki de değildi. Senden haberim babamın hastalığı ilerleyince oldu. Maalesef babam, daha doğrusu babamız, işkolikti. Her şeyden, herkesten önce işi gelirdi. Ne zaman ki işi yürütemeyecek hale geldi, işte o zaman beni karşısına alıp seni anlattı. Hatalarını, pişmanlıklarını... Onun için iş işten geçmişti ama benim için geçmedi." Hayretler içinde, ne diyeceğimi bilemeden onu dinliyordum. Her kelimesi, kalbimin duvarlarına çarpıyordu. "Senden hemen kabul
1000Kitap
Kelimeler sussun...Şiir bitsin...Biz konuşalım...
"Karanlıktayım, yarın gel bana." demiştim o gece, son kadehimizi yudumlarken... ve sen o gece, karanlığımı deldin, içime sızdırdın, ruhuma döküldü ruhundan akan hücrelerini... Yaşam ve ölüm arasında, sallanıp duran o ince ipliğin üzerinden yürürken ben, varlığıma değiyor parmak uçların... Bütün kavgalarımı bitirdim senin yanında... Dünyamın çığlıklarını, susturdum senin kucağında... Sana dokunan parmak uçlarımı, parıldayan bir kristale çevirdin. Bütün hücrelerimi sarmıştı, dört bir yanımı kuşatan zehirli ama en kutsal kan kırmızı o şarap renginde ki ruhun... Çıplak ruhum, avuç içlerinde sığınan bir parçaydı üstelik. Sarhoş oldum, kana kana içmek istedim seni. İlk defa o gece, sana yenildim.
KelebeğinGünlüğü22
Artık yorulmadım, ben bizzat 'yorgunluk' oldum. Öyle bir nokta ki burası, ne bir adım ileriye gidecek dermanım var, ne de geriye bakacak cesaretim. İçimde bir şeyler koptu ama sesi bile çıkmadı; sessizce, derinden, bir çığın altındaki o kimsesiz kar tanesi gibi ezilip kaldım. Kendi canımın sızısıyla uğraşırken, başkalarının hayatına pansuman olmaya çalışmaktan ruhumun her yeri yara bere içinde. Herkesin 'anlayış' beklediği o uçsuz bucaksız boşlukta, ben kendimi kaybettim. Ne kadar verirsem vereyim hep daha fazlası istendi. Sustum, 'belki anlarlar' dedim; ama sustukça üzerime daha çok yüklendiler. Nezaketimi bir mecburiyet, sabrımı ise bir görev sanıyorlar. Kimse demiyor ki; 'Bu kalp nasıl atıyor? Bu insan bu kadar şeyi taşırken kendi içinde neler feda ediyor?' Derin bir çukurdayım, evet. Ama beni korkutan karanlık değil; beni korkutan, yukarıdaki o kalabalığın sesleri. Kendi dertleriyle o kadar meşguller ki, benim buradan yukarıya, o çok uzaklardaki gökyüzüne bakmaya çalıştığımı bile görmüyorlar. Seslenmeye çalıştım, boğazım düğümlendi. El uzattım, ellerim boşlukta kaldı. Artık bağırmayacağım bile. Çünkü bağırmak bir umuttur, duyulacağını sanmaktır. Benim artık duyulmaya dair bir inancım da kalmadı. Bırakın beni. Sadece kendimle, kendi ağrılarımla, kendi sessizliğimle kalayım. Kimseye bir sözüm, kimseye bir tesellim, kimseye verecek tek bir 'iyi niyet' kırıntım kalmadı. Ben bittim. O kadar bittim ki, artık gökyüzünü bile merak etmiyorum. Sadece dursun istiyorum her şey. Bu dünya dursun, beklentiler bitsin, telefonlar sussun, kimse benden bir şey istemesin. Ben artık başkalarının hikayesinde bir figüran değil, kendi hikayemde bile bir yabancıyım. Sadece biraz sessizlik... Sadece biraz nefes... Çok mu şey istedim kendim için?
Bu sabah dışarıyı izlerken apartmanda oturan yaşlı amcanın yavaş yavaş yürüyerek gittiğini gördüm. Hiç acelesi yoktu. Bir yere yetişmeye çalışmadan, öylece telaşsız bir yürüyüş… Adımlar ağır, kalp sakin, zihin yavaş… Bir an gençliğini düşündüm. Gençken aynı yolu nasıl yürürdü? Şundan eminim: geçim derdi, eve, işe, çocuklarına, hayata yetme telaşıyla hızlı hızlı adımlar; koşturmacalar, telaşlı haller, hızla atan kalp, her şeyi düşünen karmaşık bir zihin, yetmeyen zamanlar… Halbuki şimdi zamanı bükmüş gibi; sanki zaman durma noktasında. Beden yavaşladıkça zamanda durmakta, zamanla bir işi yok çünkü… İşte zamanın göreceliği bu olsa… bence yani... Peki hangisi kıymetli..? Koşturduğum, hiç bir zaman yetiremediğim, gençlikte telaşla akıp giden zaman mı? Şu yaşlı amcanın ağır adımlarında bükülmüş, erimiş, yok hükmüne geçmiş zaman mı? Her şey hemen olsun, bitsin, geçsin, gitsin istiyoruz ya çoğu zaman… Geçip giden zaman mı? O telaşla yapılan, görülen işler mi? Biz miyiz? Bugün o yavaş yavaş atılan adımlarda kalmak istedim. Anda, telaşsız, sakin bir kalple kalmak.