Okyanusun dibinde bir pansiyon var. Okyanus med cezirlerinde sular pansiyonun duvarlarına kadar yükseliyor. Bu pansiyonda kalan nevişahsına münhasır insanlar var. Denizin portresini yapan takıntılı bir ressam, denizin bittiği noktayı tespit etmek için bilimsel çalışmalar yapan ve hiç tanımadığı bir sevgiliye mektuplar yazan (Don Kişot?) bir bilim insanı, en büyük meziyeti erkekleri baştan çıkarmak olan çekici bir kadın, gizemli bir hastalığın pençesinde olan bir kız, bu kızı tedavi etmek için çabaladığını zannettiğimiz sürekli şiirsel bir şekilde dualar eden otacı bir papaz, pansiyonunson odasında kalan ve hiç dışarı çıkmayan gizemli bir adam... Bütün bunların yolu pansiyonda kesişmiştir. Her birinin kendine özgü sorunları vardır. Ama biz bunları hemen öğrenemiyoruz, yazarın tercih ettiği sarmal anlatım bize bütün bilgileri parça parça veriyor. Ve son bölümlerde her şey açığa çıkıyor gibi oluyor. Ama tam olmuyor...
.
Her zaman diyorum, şu an Nobel'i sapına kadar hak eden birkaç yazar varsa bunlardan biri hatta birincisi Baricco'dur. En sevdiğim ikinci İtalyan yazardır kendisi. Bütün kitaplarını hop oturup hop kalkarak, damağımı şaklatarak, ah be şunu ben yasabilseydim diyerek, büyük keyif alarak okudum. Bu kitabı da öyleydi. Harika ve benzersiz bir tarzı var. Yazdıklarının nereye gideceğini, öykünün ne yöne evrileceğini asla kestiremiyorsunuz. Bu yüzden okuduğunuz her sayfa sizi için sürpriz oluyor.
.
Hala Alessandro Baricco ile tanışmamış olan sevgili kitapsever dostum; sana imreniyorum çünkü onu ilk defa okumanın keyfini çıkaracaksın, ayrıca sana acıyorum çünkü henüz onu okumanın keyfini hiç yaşamamışsın.