Alessandro Baricco

Alessandro Baricco

Yazar
8.0/10
44 Kişi
·
137
Okunma
·
9
Beğeni
·
1.459
Gösterim
Adı:
Alessandro Baricco
Unvan:
İtalyan Yazar ve Yönetmen
Doğum:
Torino, 25 Ocak 1958
Genç kuşak İtalyan romancılarından olan Alessandro Baricco, 1958 yılında Torino kentinde doğdu. Öfke Şatoları ve Oceano Mare adlı romanları çeşitli roman ödüllerine değer görüldü. İpek adlı kısa romanı pek çok dile çevrildi, İtalya'da uzun süre çok okunan kitaplar listesinin başında kaldı.
- Afrika nasıl? diye sorarlardı ona.
- Yorgun, derdi.
Alessandro Baricco
Sayfa 8 - Can Yayınları - 1. Basım - 1996 - Çeviri: Şemsa Gezgin
1861 yılıydı, elektrikle aydınlanma henüz bir varsayımdı...
Alessandro Baricco
Sayfa 5 - Can Yayınları - 1. Basım - 1996 - Çeviri: Şemsa Gezgin
Gökyüzüne ulaşamadan yüzlerce kuş uçuyordu içinde.
Alessandro Baricco
Sayfa 61 - Can Yayınları - 1. Basım - 1996 - Çeviri: Şemsa Gezgin
- Tuhaf bir acı bu.
- Hiçbir zaman yaşayamayacağın bir şey için özlemden ölmek.
Alessandro Baricco
Sayfa 89 - Can Yayınları - 1. Basım - 1996 - Çeviri: Şemsa Gezgin
...otuz üç yaşını bitirdi. Yaşamı yağmur olmuş yağıyordu gözlerinin önünde...
Alessandro Baricco
Sayfa 33 - Can Yayınları - 1. Basım - 1996 - Çeviri: Şemsa Gezgin
Bin kez kadının gözlerini aradı, bin kez de kadın onun gözlerini buldu. Bir çeşit hüzünlü danstı bu bakışmalar, gizlice ve güçsüzce...
Alessandro Baricco
Sayfa 58 - Can Yayınları - 1. Basım - 1996 - Çeviri: Şemsa Gezgin
- Sen ölmüştün.
- Ve dünyada güzel hiçbir şey kalmamıştı.
Alessandro Baricco
Sayfa 85 - Can Yayınları - 1. Basım - 1996 - Çeviri: Şemsa Gezgin
...gökyüzünün yüzlerce kuşun havalanmasıyla lekelendiğini gördü...
Alessandro Baricco
Sayfa 55 - Can Yayınları - 1. Basım - 1996 - Çeviri: Şemsa Gezgin
...onların başaramadığını silah zoruyla Amerikalılar başardı. 1853 yılının Temmuz ayında komodor Matthew C. Perry, buharlı gemilerden oluşan modern bir donanmayla Yokohama körfezine girdi ve adanın yabancılara açılmasını "dileyen" bir ültimatomu Japonlara iletti.
Alessandro Baricco
Sayfa 16 - Can Yayınları - 1. Basım - 1996 - Çeviri: Şemsa Gezgin
Sabırla dut yaprağı atlastan kumaş döner. Hiç merak ettiniz mi neden elma, armut yaprağı değil de dut yaprağı. Çünkü ipekböcekleri en çok beyaz dut yaprağını sever ve bu yaprakları yedikten sonra salgılayarak en güzel kumaşları bizlere sunarlar.

Gerçek bir ipek kumaş insanda hiçlik duygusu yaratır. Teninize, elinize ya da herhangi bir yerinize temas ettiğinde o hiçliğin sizi sardığını ve mutlu ettiğini anlarsınız. Çünkü bilirsiniz ki o ipek yoktan var oluşun bir sebebi olan “hiçliği” barındırmaktadır.

Hikâye 1861 yılında 32 yaşında olan Fransa’nın Lavilledieu adlı kasabasında Herve Joncour’un başından geçen olayları anlatmaktadır. Asıl mesleği orduda asker olan bu güzel abimiz, küçük bir yönlendirme ile ipekböceği işine dalar ve bu dalış dünyayı gezmesine neden olur.

“Mayıs ayının ilk günlerinde yumurtalar açılıp, bir tırtıl sallıyorlardı dışarı. Dut yapraklarından oluşan otuz günlük çılgınca bir beslenmeden sonra, bu kez bir kozanın içine kapanıyordu tırtıl, aradan iki hafta geçince de kelebek olup deliyordu kozayı ve arkasından bin metre ham ipek iplik ve yüklüce Fransız Frank’ından oluşan bir servet bırakarak uçup gidiyordu...”

Bir adet ipekböceği ortalama yüz yirmi yumurta bırakır ve her geçen nesilde sayısız ipek böceğine sahibi olabilirsiniz. İki yüz adet ipekböceğine sahipseniz eğer, bu işe de gönül vermek isterseniz aylık yedi bin Türk lirası kazanma şansınız çok yüksektir. Arıcılık sektöründen sonra en büyük ve en kazançlı yetiştiriciliklerden birisidir.

Konunun geçtiği zamanlarda Avrupa ve Afrika’da bir salgın baş gösterir ve Herve sağlam ipekböceği yumurtalarını satın almak için “dünyanın sonu” olan Japonya adasına seyahatleri başlar.

“Japonya’ya gitmek üzere yola çıktı. Metz yakınlarında Fransız sınırını aştı, Württemberg ve Bavyera’dan geçerek Avusturya’ya girdi, trenle ilkönce Viyana’ya, sonra Budapeşte’ye, oradan da Kiev’e ulaştı. At sırtında iki bin kilometre giderek Rus bozkırlarına geçti. Ural’ları aştı, Sibirya’ya girdi, kırk gün daha yol gittikten sonra Baykal gölüne ulaştı. Orada yaşayanlar “deniz” diyorlardı bu göle. Amur Irmağını izleyerek, Okyanus’a ulaşana dek Çin sınırı boyunca ilerledi. Okyanus’ geldiğinde Sabirk limanında on bir gün bekledi, sonra Hollandalı bir kaçakçı gemisine binip, Japonya’nın Batı kıyısındaki Capo Teraya’ya ulaştı. Yürüye yürüye, dolambaçlı yollar izleyerek, İşikava, Toyama, Niigata’dan geçti ve Fukuşima’ya gitti, oradan da Şirakava’ya vardı, kentin çevresinden dolanıp doğuya gitti, iki gün bekledi, sonunda siyahlar giymiş bir adam geldi ve gözlerini bağlayarak…”

Yazarın arı dili ve konunun sürükleyici sadeliği gerçekten kitabın devamlılığını çok iyi şekilde devam ettiriyor. Sonunda ise gerçekten bir sürpriz ile karşılaşıyorsunuz.

Asıl amaç aslında elimizde olanların kıymetini asla bilmediğimiz bir yere götürüyor yazar bizi. Neden hep başka türlü arayış içerisine girer de yanımızda asıl bizim için değerli olanları görmeyiz? Neden bunun farkına iş işten geçtikten sonra varırız?

Kitabın hardal renkli sayfaları ve 1996 ilk basım olması ise benim için ayrı bir güzellikti. Severek okudum ve zevk aldığımı bilmenizi isterim. Okunulası ve tavsiye edilebilesi bir eser.

Sevgi ile kalın.


Baldabiou, yirmi yıl önce kasabaya gelip, doğruca belediye başkanının ofisine giden ve geldiğini bildirmelerine fırsat vermeden içeri dalıp, yazı masasının üzerine günbatımı rengi ipek bir eşarp koyan ve başkana şu soruyu soran adamdı:
- Bu nedir biliyor musunuz?
- Kadın işi.
- Yanıldınız. Erkek işi: para.
Belediye başkanı onu kapı dışarı etmişti o zaman. Bunun üzerine Baldabiou gidip nehir kıyısına bir ipek eğirme yeri, ormanın arkasına ipekböceği yetiştirmek için bir depo, Vivier’e giden yolun başına da Azize Agnese’ye adadığı küçük bir kilise inşa ettirmişti. Yaklaşık otuz kişiyi işe almış, İtalya’dan her yanı tekerlek ve çark dolu esrarengiz, ahşap bir makine getirtmişti; yedi ay boyunca da hiç konuşmamıştı. Sonra yeniden gitmişti belediye başkanının yanına ve tam otuz bin franklık kocaman banknotları sırayla önüne dizmişti.
- Bunlar nedir, biliyor musunuz?
- Para.
- Yanıldınız. Bunlar sizin hıyar olduğunuzun kanıtıdır.
…”
Bir kitap okudum hayatım değişti. Andremi bulup öldürmem uzun zamanımı alacak gibi ama buna çabalama ve bu serüven benim için gayet eğlenceli olacak gibi duruyor. Kitap sıradan din baskısıyla yetişen çocukların hayatlarından daha fazlası. Köprüden atacağımız çok insan var ama önce bizim atlamamiz gerek. Kitaba başlamadan önce kafanızın içindeki tüm düşünceleri bir kenara bırakın ve sadece okuyun, ilk okuduğunuzda değil belki ama muhakkak anlayacaksınız. İyi okumalar :))
Klostrofobisi olan bir kaptan, kör bir dümenci, kekeme telgrafçı, adını söylemenin imkansız olduğu bir doktoru olan bir transatlantik  Virginian'da  var olan muhteşem bir Caz Orkestrası ve onun mucize piyanisti  Danny Boodmann T.D. Lemon Bin Dokuz Yüz'ün sıra dışı hayatını, Atlantik Caz Orkestrasının trompet ustasının ağzından dinliyorsunuz. Gemide tekedilmiş bir çocuk olarak doğup büyüyen ve hiç karada yaşayamamış farklı karakter Bindokuzyüz. Etkileyici bir son.
Masalsı bir anlatım,bitmesini istemediğiniz bir hikaye, Bindoküzyüzün öyküsünü dinlerken kimi zaman o imkansız müziği içinizde hissediyorsunuz, kimi zaman fırtınada piyanoyla birlikte siz de dans ediyorsunuz. Henüz seyretmediyseniz filmini de izlemek isteyeceksiniz.
Denizin, insanları birleştirici, iyileştirici gücünün yanı sıra ürkütücü tarafının da okurla paylaşıldığı şiirsel bir roman. Yazarın kuvvetli edebi yönü, kelimelerinin gücü kitaba ayrı bir anlam kazandırıyor.
Bugün kitapçıdaydım ve oradaki iki kızın konuşmasına şahit oldum. Çağrı Taner'in kitabını arıyorlardı. Hiçbir edebi ve sanatsal değeri olmayan bir kitabı.

İnsan üzülmeden edemiyor -zaten üzülmek insanın elinde olan bir şey değil-. Bir kitabın okunması için illa popüler mi olması gerekiyor? Demem o ki ben bu kitap hakkında ne yazarsam yazayım, sözde popüler kitaplar listesinde olmadığı için birçok kişiye hiçbir şey ifade etmeyecek. O yüzden bu kitap hakkında iyi veya kötüdür diye yorum yapmayacağım. Sadece şunu belirtmek istiyorum; bu kitabı okumadığınız ya da okuyamadığınız için sizin adınıza üzülüyorum.
Smith & Wesson ismini gördüğünüzde birçoklarınızın kafasında ünlü silah markası canlanıyor ancak bu eserin silahlar ile alakası yok. Eser 1902 yılında, Amerika Birleşik Devletleri sınırlarında kalan Niagara Şelalesi’nde geçiyor. Hikayenin kahramanlarından olan Tom Smith kendine özgü çalışma yöntemleri olan, mücit bir meteorolog; Jerry Wesson ise nehre atlayarak intihar etmiş kimselerin cesetlerini toplayan bir adam. Eserin ilerleyen bölümlerinde bu ilginç karakterlere 23 yaşında gencecik bir gazeteci olan Rachel Green de ekleniyor. Daha sonra konu daha da belirginleşiyor ancak ben spoiler vermemek için bu noktayı es geçeceğim.

Eser hakkında aslında fazla söyleyebileceğim bir şey yok. Enfes diyalogları olduğundan söz edebilirim. Eserde geçen enfes cümlelerden birkaçını görmek için: #34287056 #34287604 #34287858 #34288216 #34287348 bakabilirsiniz. Ben karakterleri ve hikayeyi de çok sevdim ve özgün buldum. Can Yayınları’nın yayımladığı bu eseri okuduğunuza pişman olmayacağınızı düşünüyorum ve herkese iyi okumalar diliyorum.

P.S: Çok tatmin edici bir inceleme olmadığının farkındayım ancak bu aralar hem fiziksel, hem de zihinsel bir yoğunluktan ötürü daha detaylı bir inceleme yazamadım. İncelemeyi okuyan tüm herkesten bu durumu mazur görmesini rica ediyorum.
Kitap aslında tiyatro metni olarak yazılmış, başta da uyarıyor zaten yazar. Gemide doğup büyümüş karaya hiç ayak basmamış bir adamın hikayesi. Adı bindokuzyüz.
Yazarını daha önce duymamıştım, o nedenle büyük beklentilerle başlamadım ancak çok beğendim kitabı. Masalsı, farklı bir anlatım tarzı var. Okuyucuyu etkiliyor, sadece biraz daha uzun olsaydı diye düşündüm, o zaman yazarın vermek istediği duygular bize daha çok geçebilirdi. Tavsiye ederim okuyun mutlaka.
Aslında uzun ve çok etkileyici bir öykü "Ipek" fazlasıyla etkileyici.

Bir ipek tüccarı olan Hervè Joncour'un hayat öyküsü. Fransa'dan Japonya'ya uzanan ipek kozası hikayesi. Her bölüm kısa kısa yazılmış, kısa ve net diyaloglar ve düşünceler var. Joncour'un ne hissettiği son derece yalın ve zarif ifade edilmiş. O kadar naif bir kitap ki.

Italyan yazar Alessandro Baricco çok kendine has bir yazım stiline sahip. Belki de benim yabancı olduğum bir tarzdır ancak kısa cümlelerde muazzam duygular ifade etmiş. Kitabın içersinde çok sık geçen tekrarlar var. Bunların arasındaki ufak farkları fark ettiğinizde yazarın zamanın, algının, hayatın ve duyguların değişimini bu kadar basitçe ama vurgulu olarak hissettirdiğine hayret ediyorsunuz. Değişen her kelime, ilerleyen zamanın habercisi.

Gerçekten çok etkileyici bir kitap. Şiddetle tavsiye ediyorum.
Değişik bir anlatımı var.Yer yer bir senaryo havası katılmış.Biraz küfürlü.Gemide doğup karaya hiç ayak basmamış bir delikanlının ilginç hikayesi ve hazin sonu.Kitaba başlarken felsefi bir anlatım bekliyordum içeriği sürpriz oldu benim için....

Yazarın biyografisi

Adı:
Alessandro Baricco
Unvan:
İtalyan Yazar ve Yönetmen
Doğum:
Torino, 25 Ocak 1958
Genç kuşak İtalyan romancılarından olan Alessandro Baricco, 1958 yılında Torino kentinde doğdu. Öfke Şatoları ve Oceano Mare adlı romanları çeşitli roman ödüllerine değer görüldü. İpek adlı kısa romanı pek çok dile çevrildi, İtalya'da uzun süre çok okunan kitaplar listesinin başında kaldı.

Yazar istatistikleri

  • 9 okur beğendi.
  • 137 okur okudu.
  • 3 okur okuyor.
  • 96 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.