Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu

·
Okunma
·
Beğeni
·
4616
Gösterim
Adı:
Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu
Baskı tarihi:
Mart 2018
Sayfa sayısı:
92
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789755701684
Orijinal adı:
SCUM Manifesto
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Sel Yayıncılık
Kaleme aldığı manifesto kadar "Andy Warhol'u vuran kadın" olarak da tanınan Valerie Solanas, küçüklüğünden itibaren patriyarka karşısında yaşadığı her şeyden politik sonuçlar çıkartmış ve Manifesto'da ifade etmiş. Aile, baba, akıl hastalığı ve cinsellikle ilgili yazdıklarında bu açıkça görülür. 
Kadınların yaratılıştan noksan, zayıf ve aşağı oldukları asırlardır iddia edilir. Valerie bunu eğlenceli bir biçimde ters yüz etmiş ve doğal, bilimsel! politik sonuçlarına götürmüş; eğer bir cins eksikse, bu eril olandır ve öyleyse onların bertaraf edilmeleri gerekir. 
Bu manifestonun "kadın erkek çoğumuzun, kadın kalbinde yattığına inanmak istemediğimiz bir intikam ateşini dillendirdiği" söylenir. 
Katılıyoruz...
92 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Böyle bir kitaba nasıl yorum yapılır, nereden başlanır ki? Günlerdir okuduklarımı sindirmeye, kafamda bir yerlere oturtmaya çalışıyorum olmuyor. Aklımın almadığı şeyler var. Çok küçükken babasının tacizine uğrayan bir kız çocuğunun psikolojisini anlamaya çalışmak mesela. Hiç kolay değil. Ya da 5 yaşındayken kendi düğününde uyuyakaldığı için amcasının omzunda kocasının evine taşınan çocuğun psikolojisini anlayamayacağım gibi. Dedesi ve nenesi tarafından büyütülmüş olan şu çocuktan bahsediyorum, 5 yaşında olan. En çok dedesi tarafından sevilirmiş. Öyle ya çok iyi bir damat bulmuş dedesi de. (National Geographic Haziran 2011 Sayısı)
Başka nasıl göstersin ki sevgisini? Valerie'nin dedesi gibi itaatsizlik etti diye kırbaçlasın mı yani? Nereden nereye atlıyorum. Olmamış, yine toparlayamamışım kafamı. Hepsi birbirine giriyor. Erkekler tarafından, özellikle de en yakınları tarafından zulüm görmüş tüm kadınlar birleşip üstüme geliyorlar. Birini diğerinden ayıramıyorum. Küçücük bir çocuktum; komşumuzun, kocası tarafından bıçaklanıp öldürüldüğü noktadaki kurumuş kan lekelerini yıkamayan çalışan annemi izlerken. Nasıl kazınmış beynime. Ben sadece kan lekelerini gördüm, bir de son nefesindeki seslerini duydum. Bende bıraktığı iz silinmez. Peki ya bütün bunları yaşayanlar?

Bir katil ile empati kurabilir miyiz? Ayraç Dergi Sayı 89/Mart 2017'de Gökhan Özcan yazıyor: "Kieslowski'nin Öldürme Üzerine Kısa Bir Film'ini hatırlatmama müsaade edin. Sebepsiz yere birini öldüren Jacek'in asılmadan önceki sarsıcı iniltileri ve haykırışları, bizi o çok insani yerimizden vururken, onulmaz bir çelişkiyi de açık eder: Jacek'i anlayabilir miyiz? Onu anlamamız, onunla empatik olabilmemiz, onun yaptığı katliama hak vermek anlamına mı gelir? Eğer öyleyse, Jacek ile empatik olmak vicdani anlamda, doğru değildir. Ama empati de doğru değilse doğru olan nedir?" Doğru olan nedir sahiden? Küçük bir kız çocuğu iken en güvendiğin, tüm dünya üstüne gelse gözünü kırpmadan koşup sığınacağın kişinin istismarına uğramış, sonra çevresindeki diğer 'yakınları' tarafından farklı şekillerde şiddete maruz kalmış (şiddet de istismardır!), evden kaçmış ve daha 15 yaşında iken bir de hamile kalmış bir kadından bahsedeceğiz. Hayatı boyunca yaşayacağı travmaların başlangıcıdır bunlar. Devamı da geliyor elbette. Onu anlayabilmemiz elbette mümkün değil. Empati kurabilir miyiz? Bilemiyorum. O nefret dolu söylemlere katılıyor muyum? Mutlu bir ailede büyümüş, mutlu bir çocuk olarak baktığım sürece olaya; hayır katılmıyorum. Benim gözümde babam hâlâ en süper kahramanım. Ama bu demek değil ki herkes baba olabiliyor. Nasıl doğurmak ile anne olunmuyor ise baba olmak da kolay değil. Üstelik öyle bir çağda yaşıyoruz ki çıkan fetvalara bile yorum yapamaz hale geldik. Bu yüzdendir "bilinçlenmemiz lazım!!!" diye çırpınışlarım. Ayşe Arman, babası tarafından tecavüze uğramış bir kız ve annesi ile röportaj yapmıştı. Bir süre önce okumuştum ama annenin kurduğu şu cümleler asla çıkmaz aklımdan: "Nişanlıyken bana da tecavüz etmişti. Utancımdan kimseye söyleyememiş ve evlenmek zorunda kalmıştım. Beni sevdiğine bu yüzden böyle davrandığına inandırmaya çalıştım kendimi. Kızımıza olan sevgisini de fark ediyor ama toz konduramıyordum. Böyle olacağını düşünmemiştim." Acının acısının da acısı değil mi? Yüreğini yakmıyor mu insanın? İstismar ile sevgiyi birbirine karıştırmamak gerekiyor. Sevgi bu değil! Asla değil.. Ah, çok yolumuz var! Çocuklarımıza öğreteceğimiz çok şey var!

--Buradan sonra kitaptan alıntılar içerir fakat sürpriz bozacağını, okuma tadını kaçıracağını sanmıyorum. Yine de bilginize.--

Gelelim manifestoya. Okuduğum en nefret içerikli metin olduğunu söylememe gerek var mı, bilmiyorum. Kitabı okurken yanımda bulunan bir arkadaşıma bir paragrafı okuttum da bir türlü kendisinden bahsettiğine inanmak istemedi. "Bizden, erkeklerden mi bahsediyor şimdi bu?" diye sordu. Valerie'ye göre eriller tamamlanamamış bir X kromozumundan dolayı yanlışlıkla ortaya çıkmış bir tür. Bu da her daim dişilere benzemeye çalışmalarıyla sonuçlanmış bir evrime yol açmış. "Tamamen benmerkezci, ilişkilenmekten, empati kurmaktan ya da özdeşlemekten âciz olup engin, istilacı ve yaygın bir cinsellikle dolmuş olan eril, fiziksel olarak edilgendir. Kendi edilgenliğinden nefret eder, bu yüzden de bunu kadınlara yansıtır ve erili etkin olarak tarif eder, sonra o olduğunu ispatlamaya (bir Erkek olduğunu ispatlamaya) koyulur." diyor sayfa 25'te. Tüm kitabı da bu tezi kanıtlamak üzerine kurguluyor aslında. Tamamen bir savunma mekanizması yarattığını düşündürüyor bu da bana. Haklı olduğu noktalar olsa da tamamen dayanaksız bilgiler üzerinde ısrarla durduğu da oluyor. Fakat genel anlamda düşündürüyor. Bol bol ironi yapıyor. Ne olursa olsun haklı aslında diye düşündüğünüz noktalar veriyor size. "Erkek, dişinin bireyselliğinin pekala farkındadır" diyor Valerie sayfa 40'ta. Benim ısrarla bunu kabullenmemiz lazım çığlıklarımı duymuş gibi. "ama bunu algılayamaz ve bununla kendini ilintilendirmekten ve duygusal olarak bunu kavramaktan acizdir: bu onu korkutur,sıkar ve kıskançlıkla doldurur. O yüzden bunu reddeder, herkesi işlevi ve kullanımıyla tanımlamaya devam eder, tabii bu arada kendisine en önemli işlevleri -doktor,başkan,biliim insanı- seçmeyi de ihmal etmez, böylece kendisine bir bireysellik değilse bile bir kimlik sağlamış olur, böylece kendini ve kadınları (en çok kadınları ikna etmekte başarılı olur) dişilerin işlevlerinin çocuk doğurup yetiştirmek, eril egoyu pohpohlamak, rahatlatmak ve gevşetmek olduğuna inandırmaya çalışır; yani öyle ki dişi, başka herhangi bir dişi ile yer değiştirebilir. Ama gerçeklikte, dişinin işlevi, ilişki kurmak, sevmek, haz almak ve kendisi olmaktır ve başka kimsenin bunun yerini tutması mümkün değildir." diye de devam ediyor ve "Tanrım, ne kadar haklısın Valerie! Ne kadar haklısın" diye bağırası geliyor insanın. Ayrıca yine devamında söylediği şu sözleri zihinlere kazımak şart oluyor: "Gerçeklikte dişinin işlevi keşfetmek, bulmak, sorunları çözmek, espri patlatmak, müzik üretmek ve bunların hepsini de aşkla yapmaktır. Diğer bir deyişle dişinin işlevi bir sihir dünyası yaratmaktır."

İşte böyle nefret dolu söylemlerin yanında oldukça güzel felsefik yaklaşımları da olan Valerie'nin zihninde bize yol gösterecek çok daha önemli şeyler olduğuna eminim fakat ölümünden sonra tüm özel eşyaları yakıldığı için yazdığı onca şeyden çok azı günümüze gelebilmiş. Çevirmen Ayşe Düzkan bana kalırsa kitabın anlaşılabilirliğini ve değerini kat kat arttıran önsözde "Yazdıklarını okumak, Valerie'nin bu kadınlara nasıl haklı bir güç ve ilham verdiğini ortaya koyuyor çünkü Valerie kadınların en az bildiği şeyi yapmış, öfkelenmiş, bunu öğrenmeye ne çok ihtiyacımız var; kendimizden utanmadan, öfkemizi karşılayacaklardan korkmadan, çıplak, derin ve ateşli bir öfkeyle sarsılmak, bizi ve başkalarını incitenlere karşı sadece sabırla değil öfkeyle de karşı durmak." diyor ve ben de önünde saygıyla eğiliyorum.
92 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu çeşitli başlıklar altında toplanmış erkeklerin kanını donduracak türden maddeler, çok kaba ve iddialı yorumlar içeren bir metindir.

Korkunç kin ve nefretin dışa vurumu olarak değerlendirebileceğim bu kitabın yazılış hikayesi, sebebi acaba nedir? Bu olumsuz duygulara sebep nedir?

Okuduğum yüzlerce kitap üzerine diyebilirim ki; ben böyle kötücül bir metne daha önce hiç denk gelmedim. Kafamda oluşan soruların cevaplarını bulmak için Valerie Solanas’ın hayat öyküsünü araştırdım, onlarca sayfa okudum.

Bu okumalar, araştırmalar neticesinde, şahsi düşüncelerim ve yaşantım ile hiçbir benzerlik göstermeyen çok çok farklı bir bilinç ve hayat hikayesi ile karşılaştım. Sizinle paylaşmak istiyorum, ama yine de çok etkim altında kalmadan kitap değerlendirmesini de kendiniz yapın diyorum.

Tam şurada, asıl konumuza geçmeden önce küçük bir not düşmek istiyorum; Dünyada Radikal Feministlerin el kitabı olarak kabul gören bu metne Türkiye'deki feminist çevrelerin ne kadar ilgi gösterdikleri konusunda ne bir bilgi ne bir yorum bulamadım. Ama eğer yazılanları uygulamaya koyarlarsa vay erkeklerin haline… 

-“Bu toplumda hayat, en iyi halinde bile can sıkıntısından ibaret olduğundan, toplumun hiçbir tarafı kadınlara uygun olmadığından, uygar kafalı, sorumlu, heyecan arayan dişilere, hükümeti yıkmak, para sistemini bertaraf etmek, her alanda otomasyonu kurumlaştırmak ve eril cinsi yoketmekten başka çare kalmıyor.”

-“Artık erillerin (hatta dişilerin) katkısı olmaksızın üremek ve yalnızca dişiler üretmek teknik olarak mümkün. Hemen bunu yapmaya başlamalıyız. Eril olmak kifayetsiz olmak, duygusal olarak sınırlı olmak demektir; erillik bir noksanlık hastalığı, eriller de duygusal sakatlardır.”

-“Aşk ve şefkat vermekten aciz olan eril para verir. Bu onun kendisini anaç hissetmesine yol açar. Anne süt verir; erkek de ekmek. Anın tadını çıkarmaktan aciz olan erilin önüne koyacak bir şeye ihtiyacı vardır ve para ona ölümsüz, bitimsiz bir hedef sağlar.

-“Eril üretip üretmeme meselesine gelince böyle bir soru yoktur çünkü eril tıpkı bir hastalık gibi hep aramızda varolmuştur ve varolmaya devam etmelidir. Hatta dişiler bile niye üretilsin ki? Neden gelecek nesiller olsun? Bunların amacı nedir? Yaşlanma ve ölüm bertaraf edildiğinde neden üretilsin? Biz öldükten sonra ne olacağını niye umursayalım? Bizi takip edecek bir genç nesil olmaması neden umrumuzda olsun ki?”

-“Olayların doğal akışı ve toplumsal evrim, zaman içinde dünyanın tamamen dişiler tarafından denetlenmesini ve bunun bir sonucu olarak erillerin üremesinin son bulmasını ve nihai olarak, dişilerin üremesinin de son bulmasını getirecektir.”


Valerie Solanas 9 Nisan 1936'da New Jersey'de dünyaya geldi. Çocukken babasının tecavüzüne uğradı. Bir süre sonra, yani 1940'larda anne ve babası boşandı. Valerie annesi ile birlikte Washington'a taşındı. Ailesine sürekli karşı geldi ve Katolik okulunda okumayı reddetti. Bu olay büyükbabasının onu kırbaçlamasıyla sonlandı.

1951 yılında 15 yaşına geldiğinde kendi başına yaşıyordu. Bir denizciyle beraberdi. 1954 yılında üniversiteyi bitirmeyi başardı. Minnesota Üniversitesi Psikoloji Bölümü'nde yaklaşık bir yıl ihtisas yaptı.

Bundan sonraki yaşamını bir süre fahişelik yaparak kazandı. Ülkeyi dolaştı ve 1966 yılında Greenwich'e yerleşti. Orada 'Up Your Ass' (https://www.youtube.com/watch?v=iDOl5jUjWqs) adlı oyunu yazdı. Oyun erkeklerden nefret eden bir fahişeyi konu alıyordu. Bir 1967 yılının başlarında Andy Warhol'a (https://www.youtube.com/watch?v=pDtF6M6Bx2w) giderek oyununun bir kopyasını incelemesi için verdi. 1967 yılında Solanas, Scum Manifesto'yu yazdı.

SCUM Manifesto'yu yazdığı 1967'nin sonlarına doğru Warhol çıktığı bir geziden geri döndüğünde Solanas ona verdiği 'Up Your Ass'in kopyasını geri istedi. Warhol onu kaybettiğini söyledi. Solanas ısrarla onu aramaya devam etti ve Warhol'dan oyunu için para talep etmeye başladı.

3 Haziran 1968'de Solanas, Warhol'la karşılaştı. 3 kez ateş etti. İlk iki atış boşa gitmişti ama üçüncüsü Warhol'un sol tarafında ağır bir yara bırakmıştı. Warhol kanlar içinde yere düştükten sonra Solanas iki kez de orada bulunan küratör ve sanat eleştirmeni Mario Amaya'ya ateş etti. Solanas o akşam polise teslim oldu ve şöyle dedi: ‘‘Andy Warhol'u vurdum. Hayatımı fazlasıyla kontrol altına almıştı”. Sonrasında ise bunu neden yaptığı sorularına şu cevabı verdi: ‘‘Pek çok nedenim vardı. Manifestomu okuyun, orada ne olduğum yazıyor.’’

Valerie Solanas 26 Nisan 1988 tarihinde San Francisco'da yoksulların kaldığı bir otelde beş parasız ve yalnız öldü.

http://www.hurriyet.com.tr/...ti-manifestosu-87459

Birçok insan Valerie Solanas'ı değerlendirdiğinde, “deli, şiddetli, katil, saçma kadın, huysuz, palyaço” gibi kelimeler kullanmış. Heteroseksüel çiftler, mutlu yeni evliler vb. tarafından Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu’su kışkırtıcı olarak bulunmuş, ülke çapında kanlı bir feminist cinayet çılgınlığında sebep olabileceği bile öne sürülmüş. Çok gerçek, ciddi bir metin olarak yorumlanmış.

Medyada ve kolektif bilinçte ise; Solonas değersiz bir sanatçı olarak değerlendirilmiş ve sadece Andy Warhol'a karşı şiddet eylemi nedeniyle hatırlanmıştır.

William S. Burroughs sarhoşken, “William Tell” adını verdikleri bir oyunu oynayarak karısının kafasına bir elma koydu ve vurdu, öldürdü. Onu sevdi,özledi ve öldürdü, daha sonra onun hakkında yazdı. Bu katliam için sadece iki hafta hapis yattı. Burroughs, elbette, hala büyük bir yazar olarak anılmakta. Amerikan Sanat ve Edebiyat Akademisi üyesi olarak görev de yaptı.

Pablo Neruda, ülkesini diplomat olarak ziyaret ederken bir hizmetçiye tecavüz etti. Anılarında “Yaşadığımı İtiraf Ediyorum”dedi ve yayınladı:

-“O kadar güzeldi ki alçakgönüllü işine rağmen beni rahatsız etti. Sanki vahşi bir hayvan, başka bir varoluşa, ayrı bir dünyaya ait ormandan çıkmış gibi. Sonuç vermeden onu aradım.”…

-“O zaman yolunda biraz hediye, ipek veya meyve bırakardım. Duymadan veya bakmadan geçecekti. Karanlık güzelliği, bu sefil geziyi kayıtsız bir kraliçenin zorunlu törenine dönüştürdü.”…

-“Bir sabah herkes için gitmeye karar verdim ve onu bileğinden yakaladım ve yüzüne baktım. Onunla konuşabileceğim bir dil yoktu. Gülümseyerek beni yanımda götürmesine izin verdi ve yakında yatağımda çıplaktı. Son derece ince bel, dolgun kalçaları, göğüslerinin taşan bardakları onu tam olarak Hindistan'ın güneyindeki binlerce yıllık heykeller gibi yaptı. Karşılaşma bir insan ve bir heykel gibiydi. Gözlerini açık tuttu, hareket etmedi. Beni hor görmeyle haklıydı. Deneyim tekrarlanmadı.”

Kimse onu bunun için hatırlamıyor.

Charles Bukowski, bir yazısıyla ilgili yaptığı bir röportaj sırasında kız arkadaşını tekmeler, yumruklar ve birden fazla kadın partnerine fiziksel olarak kötü muamele ettiğini söylemektedir. Halen dünya çapında büyük bir şair olarak kabul edilmektedir.

Louis Althusser “Marksizm’in teorik temellerine saldırırken gördüğü tehditlere karşı argümanları ve tezleri bilinen bir Fransız Marksist filozofu” olarak tanımlanıyor. “Althusser'in hayatı yoğun zihinsel hastalık dönemleri ile lekelendi. 1980'de karısını sosyolog Hélène Rytmann'ı boğarak öldürdü.” Yaygın olarak anılır ve karısını öldürmesinden sadece mağduru olduğu akıl hastalığının neticesi olarak bahsedilir.

Öte yandan Valerie Solanas, Andy Warhol'u vurdu, onu öldürmedi, ağır yaraladı. Yirmi yıl sonra, muhtemelen yaralanma ile hızlanan sağlık komplikasyonlarından ve bir haz bağımlılığından öldü.

Valerie Solanas, Şizofreni hastasıydı. Ayrıca çocuk yaşta ensestinin kurbanı oldu. Babası defalarca ona tecavüz etti, büyükbabasıyla birlikte yaşamaya gönderildi, bu kapıda da aynı muameleye maruz kalınca evden kaçtı ve seks işçisi oldu. Sık sık fiziksel ve sözsel olarak taciz edildi ve defalarca değersiz, öfkeli, çılgın bir insan olarak tasvir edilir. Belki bu incelememde çok tarafsız olamamakla beni suçlayacaksınız ama; Erkek sanatçılar için bu “şefkat” gösterisi nerede?

Andy Warhol'u vurduktan sonra Solanas kendini polise teslim etti. Cinayet, saldırı ve yasadışı silah bulundurma girişimi ile suçlandı, suçunu kabul etti ve bir psikiyatri hastanesinde tedavi de dahil olmak üzere üç yıl hapis cezasına çarptırıldı. Evsiz kaldı ve başka bir eser yayınlamadı.

Bütün bunlar bana bir erkek yazar, oyuncu ya da şarkıcı, ressam kısacası toplumun gözü önünde olan bir erin bu değer kaybına uğramak için daha neler yapmalı diye düşünmüyor değilim açıkçası. Bir Ayrımcılık kokusu aldım gibi.

İnsanların Valerie Solanas'ı bir suçludan çok bir kurban olarak görmesi gerektiğini düşünüyorum. Tamam, kitabın korkunç bir dille, çok saldırgan bir üslup ile yazılmış olduğunu kabul etmemek mümkün değil, ama her şeyin bir sebebi var…

Okuyun, kendiniz değerlendirin.
92 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu, orijinal adıyla Society For Cutting Up Men, Valerie Solanas’ın tek kitabıdır. SCUM Manifesto’da yatan fikirlerin nedenine nasılına ulaşmak için yazarın hayatı hakkında okuduklarımdan yola çıkarak başlamak istiyorum.

Valerie Solanas 9 Nisan 1936’da New Jersey’de doğmuş, 20. yüzyılın önemli feminist yazarlarındandır. Çocuk yaşta babasının tacizine ve dedesinin şiddetine maruz kalır. Bu yüzden olacak, “babasının kızı” ve “baba” üzerinde yaptığı tespitler yer yer aşırıya kaçsa da, haklılık payı yok değildir. Tabi haklı olmayı mı, yoksa bunları yaşamamayı mı tercih ederdi, bilinmez. Yaşadıkları neticesinde 15 yaşında evden kaçar ve liseyi bitirip Maryland Üniversitesi’nde psikoloji okur. Bu esnada bir hayvan laboratuvarında çalışır ve biyolojiyi keşfeder.

Okul biter, geçim kaygısı bitmez. Valerie, sokaklarda dilenerek, seks işçiliği yaparak kazanır artık hayatını. Böyle bir kadın hakkında yazılan biyografilerde, “seks işçisi” değil de “fahişe”, “hayat kadını” gibi ifadeler kullanılması, SCUM Manifestoda eril zihniyet hakkındaki uç fikirleri benimsetmiyor değil insana. Elbette ki burada, seks işçiliğine bir güzelleme, özendirme yapacak değilim. Fakat kadını buna mahkûm eden de ataerkil sistemin kendisidir. Zira insanın saygın bir mesleğinin oluşu da ahlaklı bir yaşam sürdüğüne yeter delil olmamakla birlikte, dünyadaki bütün ahlaksızlıkları topluma verdikleri zarar oranında sıralayacak olursak, kadının seks işçiliği yaparak geçimini kazanması ön sıraları işgal etmez takdir edeceğiniz üzere.

SCUM Manifesto’yu hayatının işte bu dönemlerinde yazan Valerie, “Up Your Ass” isimli tiyatro oyununu ilgileneceği düşüncesiyle Andy Warhol’e verir. Sorumluluk sahibi canım erkek Andy Warhol oyunun tek kopyasını kaybeder. Bizim deli kadın çeker vurur kendisini, son derece orantılı bir tepki vererek. Başarısız olması üzerine, “Bu işe girişmeden önce atış talimi yapmalıydım.” der. Zira Andy Warhol’un iç organlarının dağılması tatmin etmez kendisini.

Yazar hakkında bu yüzeysel bilgilerin şimdilik yeterli olacağına inanarak, hayatının daha kapsamlı bir anlatımını kitabın önsözünde bulabileceğinizi eklemek istiyorum.

SCUM Manifesto’ya dönecek olursak, öncelikle şunu söylemek isterim ki, korkmayın sevgili erkekler, hepinizi öldürmeyeceğiz elbette! Sadece çığlıklarımız duyulsun istedik, o kadar. SCUM Manifesto, etkiye karşı tepki bir bakıma. Babası tarafından taciz edilen bir kadının yollarımıza güller dökmesini bekleyemezdik değil mi?

Zaten ataerkil bir sistemin içinde yaşıyoruz.

Zaten duyulmuyor sesimiz.

Zaten her alanda ikincil tanımlamalara maruz kalıyoruz.

O yüzden bu kitabı olması gerekenden epey fazla bir hoşgörüyle okumalı herkes. Neden mi? ÇÜNKÜ BİZİ SİZ DELİRTTİNİZ!

Ne diyor SCUM Manifesto?

Savaşlara sebep, erildir. Yalan mı?

Aşk ve şefkat vermekten aciz olan eril para verir. Yalan mı?

Baba sisteminden kaynaklanan özgüven eksikliği, bir sürü yetenekli kızı, biliminsanı olmaktan alıkoyar. Yalan mı?

Tamam, eril yürüyen bir vibratördür de diyor.

Eril, tabiatı itibarıyla bir kene, bir duygusal parazittir de,

Eril kaypaktır da…

Hoşgörü kanallarınızı açık tutmanız gerektiğini hatırlatmak isterim. Aslında ne var biliyor musunuz? Hoş görmeseniz de olur. Kadın tarih boyunca hor görüldü, o yüzden, şimdi deli dahi bir kadının sözlerini hoş görmeseniz de olur… Sevgiler.
92 syf.
·4 günde·5/10
Kitap okurken  hissettiğim https://youtu.be/D8ELDwmxJVI gibi bir şey olsa da, bitince "hadi bakalım erkekleri öldürcez hazır olunn!!!" Gibi bir moda da geçmedim tabiki. :D
Zira ne hem cinsime ne de karşı cinse bir düşmanlığım yok. Herkes kimseye ilişmeden kendi halinde takılsın :D

Bir çok yer çizdim ilgimi çeken, birazını paylaştım, çoğunu kendime sakladım :D
Zaten bir ara sitede bayaa popülerdi geç de kaldım okumak için. O yüzden hala "okuyalım mı?" Diye soran kaldı mı bilmiyorum ama varsa şayet söyleyeyim:
SİZ BİLİRSİNİZ :D
İlle de okuyacam derseniz tabi satın almak yerine pdf olarak okumanızı önerebilirim. Evdeki kitaplık da böyle bir kitabın bulunması çok hayırlı sonuçlara vesile olmayabilir ((:

Kitap ile alakalı söyleyebileceğim şey sadece; yazarın yaşadıklarından ötürü nefretini ve isyanını kelimelere dökülmüş hali diyebilirim. Yazdıklarının hepsine olmasa da bir kısmına ve hislerine de hak verdim.

Bu kadar şey bir kitabı (ilginç, garip, değişik... uygun kelimeyi bulamadım) yazan kişi ne yaşamış acaba diye merak ettim ve çıkan sonuç kitabın içeriğinden daha ilgi çekici ve hüzünlüydü malesef. Bakmak isterseniz de şöyle bırakıyorum.
 https://listelist.com/valerie-solanas-kimdir/

Sevgi, saygı, anlayış ve kitap ile kalın ^_^
92 syf.
·2 günde·9/10
Cemiyetimizin ennn nadide üyeleri KADINLAR :) Hadi biraz karşı cinse işkence uygulayalım da stres atalım.

Tırnaklarını falan çekelim mesela kerpetenle ya da kafalarına balyoz indirip beyinlerinin pekmezini akıtalım :) Hattaaa deneysel ne yapılacaksa onlar üzerinde test edip, hayvan haklarını koruma üzerine bir devrim gerçekleştirelim :) Yok yok kesmedi bunlar.. Hepsini gaz odalarına doldurup kökten yok edelim. İşte bahar temizliği hissi veren o his :)

Tamam tamam. Ciddi oluyorum.
Valerie Solanas, Amerikalı, feminist ve biraz da haklı gerekçeleri olan bir yazarımız.

Haklı dememin sebebi benim de erkek düşmanı olmam ya da 'tek cinsiyet'ten oluşan bir dünya hayalimin olması falan değil. Çünkü 'çok şükür' ki ben küçükken baba tacizine uğramadım ya da itaatsiz, haşarı bir çocuk olduğum için dedemden kırbaç yemedim. 15 yaşında evden kaçmadım ya da adamın birinden hamile kalıp annelik denen kutsal duyguyu hiçe sayarak dünyaya bir çocuk getirmedim. Hatta çok çok başarılı bir öğrenci olmama rağmen sırf yaşamak için dilencilik ve fahişelik yapmak zorunda kalmadım. Tüm bunları yaşarken üstüne edebiyat ve sanata dair çalışmalar içinde olmadım.

Bunları okumak bile insanı kötü etkiliyor di mi? Peki tüm bunları yaşamış olmak bir kadına neler hissettirir? Hangi empati taşıyabilir bunca yükü?

Ben aşırı uç fikirleri savunan ya da seven biri değilim ama insan ister istemez düşünüyor, yaşadıklarımız bizi günün birinde katil olmaya iter mi ya da insanlara (cinsiyet farketmeksizin) karşı acımasız duygular beslemeye yönlendirir mi?

Kesinlikle evet. Kimse doğuştan gelen bir can alma dürtüsüyle ya da birine zarar verme arzusuyla yaşamıyor. Eğer bu derece keskin duygulara sahip olmuşsa bir insan hayatına bakmak yeterli olacaktır.

Tabi ki bu sav katilleri, canileri, tacizcileri haklı çıkaracak bir gerekçe değildir. Kimse bir bahanenin ardına sığınmasın. Fakat suç oranlarının giderek arttığı şu zamanda, bunun önüne geçmenin tek önemli yolu cezaların ağırlaştırılması değildir. Suçu ortadan kaldıracak merciden ziyade suça meydan bırakmayacak, doğmasının önüne geçecek bir toplum oluşturmak gerekir. Toplumda temelde ailelerden doğduğuna göre işin çekirdeğine inmek gerek. Sağlıklı bireyler, sağlıklı bir toplum döngüsü içinde suça yer bırakmayacaktır. Sağlıktan kastım da tabi ki ağzımızda maskeler tentürdiyot içen bir nesil değil. Her anlamda doygunluğa ulaşmış bir nesilden bahsediyorum. Bunun içinde başta sağlık, barınma, ekonomi ve cinsellik gibi temel ihtiyaçların giderildiği bir nevi Maslow'un piramidini tamamlamış en üstte de kendini gerçekleştirmiş bir insan modeli düşünün.

Düşünemediniz tabi çünkü bu da ütopik bir sav olarak sadece bu incelemede yer alacak :) Çünkü her şey birbiriyle o kadar bağlantılı ki, beynin kılcal damarları gibi bozuk olan bir alan beyinde hemen bir arızaya sebep oluyor ya da tamamen beyin ölümüne sebep oluyor. Toplumun ölümü de bunun gibi. Eğitimi, ekonomisi, sağlığı ya da herhangi başka bir alanda olan bozukluk aslında tüm sistemi kötü etkileyen bir hastalık doğuruyor. Nihayetinde her gün cinayet, tecavüz, hırsızlık, sahtekarlık gibi nice haberler duyuyoruz.

Velhasıl Valerie Solanas, bu kitapta ziyadesiyle asıp kesmiş ama ben onu bu düşüncelerinden dolayı suçlu göremiyorum. Doğduğumuz aileyi, toplumu, coğrafyayı ne yazık ki seçemiyoruz. Hoş seçiyor olsaydık bu sefer de başka sorunlar olurdu. Canımız sıkılır çünkü :)...

Merak eden olursa diye Valerie Solanas'ın hayat hikayesine dair kısmı da şuracığa bırakıyorum:

"""valerie solanas, 9 nisan 1936'da, new jersey'de, louis ve dorothy bondo'nun kızı olarak dünyaya gelmiş, talihsiz bir çocukmuş, çok küçükken babasının cinsel tacizine uğramış, annesiyle babası 1940'lı yıllarda tam olarak bilinmeyen bir tarihte boşanmışlar, valerie annesiyle birlikte washington'a taşınmış, annesi 1949'da red moran'la evlenmiş, valerie, katolik okuluna gönderilmiş ancak buraya devam etmek istememiş, isyanı ve itaatsizliği yüzünden dedesi onu kırbaçlamış.
1951'de, henüz 15 yaşındayken, evden kaçmış, bir denizciden hamile kalmış, bu çocuğun bir kız olarak doğduğu biliniyor, bütün bunlara rağmen valerie 1954'de liseyi bitirmeyi başarmış ve üniversiteye girmiş; college park'taki maryland üniversitesi'nde psikoloji okumaya başlamış.
valerie'nin üniversitede çok parlak bir öğrenci olduğu biliniyor, bu yıllarda geçinmek için bir hayvan laboratuvarının psikoloji bölümünde çalışmış, daha sonra minnesota üniversitesinde yine psikoloji üzerine bir yıla yakın çalışmış.

okulu bitirdikten sonra fahişelik yaparak ve dilenerek hayatını sürdürmeye başlamış, bu sırada sokakta yaşıyormuş, onu o döneminde tanıyan fahişeler, emektar daktilosuyla damlarda uyuduğunu anlatıyorlar, bir yandan da yazdığı oyunları arkadaşlarıyla kahvelerde oynuyormuş.
bunlar, sanatta yeni yeni ortaya çıkan çeşitli modern eğilimleri yansıtan oyunlarmış, bu arada da a.b.d.'yi dolaşıyormuş. 1966 yılında greenwich'te kıçınıza girsin adlı oyununu yazmış, oyun, kendi ifadesiyle, "erkek-düşmanı bir fahişe ve dilencinin yaşadıklarını" anlatıyor, "bir versiyonunda, kadın adamı öldürür, bir diğer versiyonunda anne oğlunu boğazlar."

1967'nin ilk aylarında valeriescum manifesto'yu yazar. scum, erkek doğrama cemiyeti (society for cutting-up men)'nin başharflerinden oluşur...
valerie bir yandan fahişelik yapıp dilenirken, bir yandan da scum manifesto'nun el yazması kopyalarını satıyormuş."""
92 syf.
Dili sivri, teşhisler oldukça radikal, okuyucuyu ya güldürecek ya da sinirlendirecek bir üsluba sahip Valeria Solanas manifestosu.

Solanas'ın bu tarzı aslında anlatmak istediği konuyu başka bir duygu ve düşünce çerçevesinde değerlendirilmesine sebep olduğu için ekseriyetiyle manifesto niteliğine göre pek bir kaçık* diyebilirim.

Solanas'ın, üzerine bol bol tartışma yapılacak pasajlarından çıkıp felsefi altyapısını anlatmak istiyorum. Çünkü toplumsal gelişim ancak değindiği felsefi yoldan geçmektedir. O yol da yozlaşmanın teşhisi, kabulü ve yok edilmesi üzerine bireyin, grubun ve toplumun alacağı tavırla alakalıdır.

Hayata dair her ama her şey, yozlaşma seviyesiyle doğru orantılı olarak nitelikli bir değer kazanır ya da kaybeder. Örneğin tamamen fanatiklikle ve algıyla kolayca yönetilen bir toplum/insan; bilinç seviyesi düşürülmüş ve haliyle yaşam alanı ve tarzı olarak da oldukça sığ bir alana çekilmiş o alanda işlenmektedir. Böyle bir toplumun/insanın sanatta, edebiyatta, sporda, düşüncede, hatta hepsini bir kenara bırakayım sadece bir kez yaşadığı şu hayattan 'gerçekten' zevk alma konusunda bile ciddi eksiklikleri barındırır da farkında olmaz. İşte böyle bir toplumsal ortamda kadın-erkek ilişkisi de, kadın da ciddi problemler altında kalmış demektir. Öğrenilmiş çaresizlik terimini insanlık diline kazandıran bu sistem süreklilik sağlayabilmek adına bu farkında olmadan edinilmiş yozlaşmayı işleyip durmaktadır. Bu noktada Solanas, eril söylemi, eril yaşam şeklini ve dayatmacılığını çok ağır bir şekilde eleştirerek devam ettirilen bu algıyı parçalama çalışmıştır. -ki bence (çok hatalı teşhisler yapmış olsa da yer yer) isabetli bir tavır takınmıştır.

Okuduğunuz zaman kendinizi bir tartışmanın içinde bulabilirsiniz. Buna düşmeden kitabın felsefesini kavrayın derim. Eril söylem üzerine, (erkek) Pierre Bourdieu'nün harika eleştirisini paylaşarak bitireyim; ''Sonuç olarak "Cesaret" denilen şeyin kökü çoğu zaman bir tür korkaklıktadır. Buna ikna olmak için erkekleri cinayete, işkenceye ya da tecavüze iten tüm o durumları hatırlamak yeterlidir. Zira tahakküm, sömürü veya baskıya yönelik istek, içinde zayıflığa yer olmayan "erkekler" dünyasından dışlanmaya dair o erkeksi korkuya dayalıdır.''
92 syf.
·1 günde
Offf çok sert... Valerie erkekleri doğramamış; ezmiş, çiğnemiş, yere atıp orangutanları üzerlerinde tepindirmiş. Tüm erkek cinsini aynı kefeye koyup, taş bağlayıp okyanusa atmış. Sadece SCUM yan örgütüne katılan erkekler hariç. Geri kalanlar öldü gitti. SCUM yani; Egemen, emniyetli, kendine güveni tam, berbat, vahşi, bencil, bağımsız, gururlu, heyecan peşinde, bildiğini okuyan, küstah ve kendisini evreni yönetmeye layık gören, bu topluma sınırlarına kadar özgürce gitmiş ve onun sunabildiklerinin ötesinde bir şey aramaya hazır olan dişiler.
İşte böyle...
Erkeklerden gerçekten nefret eden yazar çok küçükken babası tarafından cinsel tacize uğramış, itaatsizlik ettiği için dedesi tarafından kırbaçlanmış, 15 yaşındayken evden kaçıp hamile kalmış. Fakat daha sonra lise ve üniversiteyi bitirmiş. Bu sırada dilencilik ve seks işçiliği yapmak zorunda kalmış. Bu sırada birkaç oyun ve kitap yazmış. Tüm bu yaşadıklarından sonra lezbiyen ve daha sonra aseksüel olmuş, cinayete teşebbüs etmiş, akıl hastanesine yatırılmış ve çok zor bir hayat geçirmiş. Hâl böyle olunca da uçlardaki bir feministten, müthiş ağır ve yaşanmışlığın nefreti ile bezeli satırlar ortaya çıkmış. Nasıl ki dünya varolalı beri kadınlar erkekleri, erkekler de kadınları; ilişkideki her olumsuzlukta suçlamaya hazırdır, yazarımız da dünyadaki tüm olumsuzlukları erkeklere yıkmış. Yaşadıklarının ağırlığını bekli de bu satırları yazarak hafifletmeye çalışmıştır, bilemeyiz...
92 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
Tamam biraz ütobik, biraz çılgınca ama... Acıdan evrilmiş gülümsemeler yaşattı bana. Kahkaha atmama sebep olan çok hoşuma giden cümleler oldu. Altını çize çize okudum. Benim için güzel ve eğlenceli bir deneyim oldu.
92 syf.
·1 günde·Puan vermedi
Her ülkenin kendine göre bir terörizm tanımının olduğu dünyada sanırım tüm ülkelerce kabul edilecek terör türü "Cinsel Terörizm"dir. Bu bağlamda -akıl ve mantık sınırlarını zorlayan- cinsel arzulara sahip "yaratıklar" üzerinden yaşanmışlıklarla süslenen geleceğe yönelik başarılı bir tez çalışması olmuş.
"Otomasyonun tam manasıyla hayata geçirildiği bir dünyada zaten karbondan oluşan insan ırkına gerek kalmayacaktır." Ve insan ırkının en az sayıya indirgenmesi için bir hikayeye ihtiyaç vardır. Hastalık yayma , atom bombası, biyolojik silah ya da diğerleri hepsi kendilerine de zarar verecektir. Geriye en mantıklı çözüm insan ırkının kendi kendini yok etmesi..

Eser, Ancak hasta ve aptal beyinli birinin her şeye isyan ederek bunları yazabileceğini düşündürse de gayet zekice yazıldığı satır aralarında kamufle edilmiş "fısıltılar"dan anlaşılabiliyor..
92 syf.
·1 günde
{Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu 'nun sonunda Ayşe Düzkan 'a ait incelemedir.}

Valerie Solanas, 9 nisan 1936'da, new jersey'de, louis ve dorothy bondo'nun kızı olarak dünyaya geldi, talihsiz bir çocukmuş, çok küçükken babasının cinsel tacizine uğramış, annesiyle babası 1940'lı olduğu tam olarak bilinmeyen bir tarihte boşanmışlar, valerie annesiyle birlikte washington'a taşınmış, annesi 1949'da kırmızı moran'la evlenmiş, valerie, katolik okuluna göre ancak buraya devam etmek istememiş, isyanı ve itaatsizliği içindir dedesi onu kırbaçlamış.

1951'de, henüz 15 yaşındayken, evden kaçmış, bir denizciden hamile kalmış, bu biyolojik bir kız olarak doğduğu biliniyor, bütün bunlara rağmen valerie 1954'de liseyi bitirmeyi başarmış ve üniversiteye girmiş; college park'taki maryland üniversitesi'nde psikoloji okumaya başlamış.

Valerie'nin üniversitesi çok parlak bir öğrenci olduğu biliniyor, bu koşullar geçinmek için bir hayvan laboratuvarının psikoloji incelemesine çalışmış, daha sonra minnesota üniversitesinde yine psikoloji üzerine bir yıla yakın çalışmış.

Laboratuvarda çalışmak biyolojiye büyük ilgi duyduğu da biliniyor, nitekim, pislik manifestosu 'da bu ilginin izlerini görmek mümkün.

Okulu bitirdikten sonra fahişelik yaparak ve dilenerek hayatını sürdürmeye başlamış, bu sırada yer yaşıyormuş, onu tanıyan fahişeler, emektar daktilosuyla damlarda uyuduğunu anlatırlar, bir yandan da yazdığı arkadaşlar. bunlar, sanatta yeni yeni ortaya çıkan çeşitli modern eğilimleri yansıtan oyunlarmış, bu arada da abd'yi dolaşıyormuş. 1966 yeşilwich'te kıçınıza girsin adlı oyununu yazmış, oyun, kendi ifadesiyle, “erkek-düşmanı bir fahişe ve dilencinin yaşadıklarını” anlatıyor, “bir versiyonunda, kadın adamı öldürür, bir diğer versiyonunda anne oğlunu boğazlar.”

1967 yılında valerie ünlü ressam andy warhol’un fabrika adını verdiği stüdyosuna gitmiş, andy warhol’un ünlendiğiyıllar fabrika‘da bir sürü sanatçının oyunları sergileniyor, filmleri çekiliyor, burada warhol’un kendisi de bazı filmler çekiyormuş.
Valerie, warhol’un kıçınıza girsin‘le ilgileneceğini düşünmüş. warhol ilgilenmiş de. daha sonra gazeteci gretchen berg’e bu konuda şöyle söylemiş; “oyunun adının harika olduğunu düşündüm ve zaten arkadaş canlısı olduğum için davet ettim onu. ama o kadar edepsiz bir dille yazılmıştı ki acaba kadın, polis olabilir mi diye düşündüm. Böyle bir şeyin warhol’a uyacağını düşünmüş olmalı.”

Kendisi anmıyor ama bu polis olma meselesini valerie’ye açmış, valerie, başka bir kaynakta, andy warhol’un kendisine, “sen polis misin?” dediğini, kendisinin de, “evet, polisim, bak bu da rozetim,” deyip cinsel organını göstermek üzere pantalonunun fermuarını açtığını anlatıyor! besbelli, sert bir kız valerie. 1967’nin ilk aylarında valerie scum manifesto‘yu yazar. scum, erkek doğrama cemiyeti (society for cutting-up men)’nin başharflerinden oluşur ama aynı zamanda kaynayan etsuyunun ya da yemeğin üzerinde oluşan kirli köpük anlamına da gelir.

Valerie bir yandan fahişelik yapıp dilenirken, bir yandan da scum manifesto‘nun el yazması kopyalarını satıyormuş. bu sırada, olimpia press‘in yayıncısı maurice girodias’la tanışmış, girodias ona scum manifesto‘ya dayanan bir roman yazması için avans vermiş, valerie de bu 600 dolarla san fransisco’ya gitmiş.

Daha sonra, 1967 mayısı’nda, valerie warhol’dan kıçınıza girsin‘in metnini geri vermesini istemiş, ama warhol fabrika‘nın dağınıklığı içinde metni kaybettiğini bildirmiş, yani tek kopyayı! zaten kıçınıza girsin‘i ne oyun ne de film olarak yapmak gibi bir niyeti varmış, bu durum valerie’yi çılgına çevirmiş, sürekli olarak warhol’a telefon edip oyunu için kendisine para vermesi gerektiğini söylemiş. 1967 temmuzu’nda “ben, bir erkek” adlı filminde oynadığı için warhol valerie’ye 25 dolar vermiş, valerie daha önce de başka bir warhol filminde, “bisikletçi çocuk” ta repliksiz bir rolü oynamış.

Warhol’un valerie’yle ilgili bir başka hatırası daha var; aynı yılın sonbaharında new york’ta bir kahvede rastlıyor ona ve warhol’un yanındaki viva, “pis zürefa! iğrençsin!” diyor valerie’ye. valerie de, buna cevaben çocukluğunda babasının kendisini taciz ettiğini anlatıyor. ve viva, nasırlı bir ses tonuyla, “lezbiyen olmana şaşırmamak lazım,” diyor.

Belli ki, kolay kolay merhamet uyandırmayan sert kızlardan valerie. Valerie’in bir döneminde warhol’a çok güvendiğine tanıklık edenler var; hatta onu, manifesto‘da bahsettiği erkek yan örgütünün başına geçirmek istediğini de söylüyorlar.

Valerie’nin ünlü olmasını, 3 haziran 1968’de andy warhol’u vurması sağlamış.

O gün, öğleye doğru warhol’u görmek üzere fabrika‘ya gitmiş, onu orada gören paul morrissey, ne aradığını sormuş, valerie de, para almak için andy’yi beklediğini söylemiş, morrissey, valerie’den kurtulmak için warhol’un o gün gelmeyeceğini söylemiş, valerie, “önemli değil, ben beklerim,” diye cevap vermiş, öğle saat iki sularında, asansörle stüdyoya girmiş, morrissey bir kere daha ona warhol’un o gün gelmeyeceğini söylemiş, valerie yine gitmiş ve yedinci defa asansörden çıktığında, saat dördü çeyrek geçerken, andy warhol’u görmüş, valerie’nin üzerinde siyah balıkçı yaka bir kazak ve yağmurluk varmış, saçları yapılı, yüzü de boyalıymış; dudaklarına dikkat çekici bir ruj sürülüymüş. elindeki kesekağıdının içinde bir 6.35’lik tabanca olduğu sonradan belli olmuş, hatta andy warhol onu görünce, “valerie ne güzel olmuş, değil mi?” demiş, o sırada orada olan paul morrisey, “valerie, işimiz var, eğer buradan gitmezsen seni eşek sudan gelene kadar döver dışarı atarım,” demiş, tam o sırada telefon çalmış, arayan viva’ymış. warhol telefonla konuşurken morrissey banyoya gitmiş ve valerie silahını çekip andy vvarhol’a üç el ateş etmiş, birinci ve ikinci el ateş arasında warhol, “bunu yapma, valerie,’ demiş. üçüncü kurşun, warhol’un sol akciğerinden girip, midesine ve karaciğerine zarar vererek sağ akciğerinden çıkmış, valerie daha sonra silahını, orada bulunan sanat eleştirmeni ve küratör mario almaya’ya çevirip onu sağ kalçasından vurmuş, sonra tabancasını warhol’un menajeri fred hughes’un başına dayamış ancak ateş etmesine rağmen silah tutukluk yapmış, tam o sırada asansör gelmiş, hughes, “bak asansör geldi valerie. binsene,”demiş, valerie de, “iyi fikir,” deyip asansöre binmiş ve oradan gitmiş.

Warhol’un hayatı, beş doktorun beş saat ameliyat etmesiyle kurtulmuş, valerie, yıllar sonra howard smith adlı gazeteciyle telefonda yaptığı bir görüşmede, “ben cinayeti ahlaki bir hareket olarak görüyorum, ve becerememiş olmamı gayrı ahlaki buluyorum, bu işe girişmeden önce atış talimi yapmalıydım,” demiş, o akşam saat sekizde valerie, bir trafik polisine teslim olmuş ve andy warhol’u vurduğunu söylemiş, gerekçe olarak da, “hayatım üzerinde çok fazla denetimi vardı,” demiş.

Andy warhol o yıllarda, bir ressam gibi değil bir sinema oyuncusu ya da şarkıcı gibi ünlü, dolayısıyla karakola varır varmaz valerie solanas’ın etrafını bir gazeteci, fotoğrafçı sürüsü sarmış, valerie onlara, “onu vurmak için bir çok sebebim var. manifestomu okuyun, kim olduğumu anlarsınız,” diye cevap vermiş.

O gece çıkarıldığı mahkemede ceza hakimi david getzoff’a, “sık sık adam vurmam, bunu sebepsiz yapmış değilim, warhol elimi kolumu bağladı, beni mahvedecek bir şey yapmak üzereydi,” demiş, hakim, avukat tutacak parası olup olmadığını sorunca da, parası olmadığını ama kendi savunmasını kendisinin yapacağını söyledikten sonra, “haklıydım! pişman olacak bir şey yapmadım!” diye konuşmuş, hakim herhalde ona yardım etmek için olacak, bu yorumları mahkeme kayıtlarından çıkarmış ve solanas bellevue hastanesinin psikiyatri servisine muayene edilmek üzere gönderilmiş.

13 haziran 1968’de mahkemeye çıkarıldığında, radikal feminist avukat florynce
kennedy tarafından temsil edilmekteymiş, kennedy, valerie’den, “feminist hareketin en önemli sözcülerinden birisi,” olarak bahsetmiş ve solanas bir psikiyatri koğuşunda kanunsuz bir biçimde gözaltında tutulduğu için tekrar yargılanmak talebinde bulunmuş ama hakim bu talebi reddetmiş ve solanas’ı bellevue hastanesine geri göndermiş, ulusal kadın örgütü now‘un new york bölümü başkanı, zamanın ünlü feministi ti-grace atkinson, solanas’ın mahkemesine katılmış ve valerie’nin “kadın haklarının öne çıkmış ilk savunucusu,” olduğunu söylemiş, valerie, 28 haziran’daki mahkemede saldırı, taammüden adam öldürmeye teşebbüs ve ruhsatsız silah taşımaktan hüküm giymiş ancak cezai ehliyetinin olmadığına karar verilerek ward island hospital’a gönderilmiş.

1968 ağustosu’nda, olympia press, scum mauifesto‘yu, maurice girodias ve paul krassner’in bazı makaleleriyle birlikte basmış, ancak yıllar sonra, 1977’de verdiği bir beyanatta valerie, bu baskının kasıtlı yanlışlarla dolu olduğunu, bazı bölümlerin, iç bağlantıları bozacak şekilde çıkarıldığını söylemiş.

1969 yılının haziran ayında suçlu bulunan valerie solanas üç yıl hapse mahkum olmuş, mahkemesini beklerken psikiyatri kliniğinde geçirdiği bir yıl da cezasından düşülmüş, warhol’un şikayetçi olmamasının düşük ceza almasında etkili olduğu söyleniyor.

Valerie, 1971 eylülünde salınmış, aynı yılın kasım ayında aralarında andy warhol’un da bulunduğu bazı kişilere tehdit mektupları gönderdiği için yeniden tutuklanmış, sonraki yıllarını, akıl hastalığıyla kâh barışıp kâh boğuşarak akıl hastanelerine girip çıkarak geçirmiş. 1977 yılında howard smith’in kendisiyle yaptığı uzun mülakattan sonra sesini soluğunu duyan olmamış, o yıllarda uyuşturucu bağımlısı olduğu ve hem geçinmek hem de ihtiyacı olan maddeyi satın alabilmek için fahişelik yaptığı biliniyor, judith coburn’un kaynakları, kafasının içindeki seslerden dolayı ilaç almadan yazamadığını aktarıyor, madde de kendi kendine bulabildiği bir “ilaç” olmuş denildiğine göre, kendisini o yıllardan tanıyan fahişeler incecik, şık ve hoş olduğunu ve sokakta işe çıkarken lame bir elbise ve yüksek bağcıklı çizmeler giydiğini anlatıyor. ama daha iyi zamanlarında valerie ile bir feminist komünde kalmış olan kadınlarla görüşmeler yapan yazar judith coburn, bu kadınların, lame elbisenin hiç de valerie’nin tarzı olmadığını söylediklerini aktarıyor. çünkü valerie, fahişelik yaparken bile geleneksel olanın dışında davranırmış. 74’lerde, çizme, kot pantolon giyip, bir erkek kasketi ve kemik çerçeveli gözlük takan ve çok açık sarı saçlarını kıvırmayan bir seks işçisi hatırlayanlar da var.

Ve 26 nisan 1988 günü, san francisco’da çok ucuz bir otel odasında, valerie parasız ve kimsesiz, amfizem ve zatüreeden ölmüş, virginia’da annesinin evinin yanına gömülmüş, judith coburn, annesinin öldükten sonra, valerie’nin bütün özel eşyalarını yaktığını söylüyor. yirmi yılda yazdıkları da böylece yok olmuş. 1990’da annesi dorothy moran, kendisiyle görüşen gazeteci rowan gaither’a, valerie’nin hayatıyla ilgili başka şeyler anlatıyor, ona göre solanas, yetmişli yılları new york’ta, daha sonraki yılları ise phoenix ve san francisco’da huzur içinde geçirmiş, moran, valerie’nin akıl hastanesine girip çıktığını da kabul etmiyor ve dünyayı kendisinden önce terketmiş bulunan kızıyla ilgili şunları söylüyor; “Yazıyordu. Kendisini bir yazar olarak görüyordu, sanırım bir miktar yeteneği de vardı. Uzun yıllar boyunca bir adamla yaşadı hatta… Müthiş bir mizah gücü vardı.”

Valerie solanas gerçekten talihsiz bir kızmış. valerie solanas’ın yazdığı her şey ve onunla ilgili anlatılanlarda, lafını esirgemeyen, kendini asla sansürlemeyen, çok sert bir kadın tipi çiziliyor, bu sertliğin, çok fazla kırılmış ve aslında kırılgan olanlara mahsus bir savunma güdüsünden kaynaklandığını düşünüyorum. yumuşak olmak ancak çok güçlü olanların lüksü, bir yandan da, delilikle dehanın birbirine yakın olduğu üzerine bütün klişeleri doğrulayan bir kadın valerie solanas. eğitim hayatında çok çok başarılıymış, üstelik de bir yandan çalışmasına rağmen, ayrıca, hakkında okuduğum her şey, ondan, varlığından ve kişiliğinden etkilenmemenin mümkün olmadığını gösteriyor, ama o da her insan gibi sevilmeyi istiyormuş besbelli.

“Boşlukla bağlantılanmaya çalıştım ama olmuyor. O geri bağlantılanmıyor.” valerie solanas, yukarıdaki cümleyi, kıçınıza girsin‘de kendisini temsil eden karaktere söyletmiş, oyun, 1999 yılında, yani onun ölümünden onbir yıl sonra sahnelenmiş. oyunculardan birisi, rol aldıkları hiçbir oyunun kendilerini bu kadar etkilemediğini söylüyor, sahnede canlandırdıkları şiddeti kendilerinin de yaşadığını çünkü valerie’nin bütün bunları yani tacizi yaşadığını bildiklerini ve bunun, oyuncuları esas zorlayan şey olduğunu anlatıyor, ama gerek oyuncular, gerekse izleyiciler, yazarın acı mizahı karşısında duydukları hayranlığı dile getiriyor.

“şiddet” “baskı”nın karşısında ortaya çıktığında, kurumsallaşmış şiddetin bir reddidir. Böyle eylemler kahramanlıktır…

Valerie, politika ya da eylem içinde bir kadın değil, onun üretimi sanat alanında, kendisinden bugüne çok az şey kalmış, bunlardan en önemlisi olan scum manifesto‘yu politik bir metin olarak değil bir sanat eseri, o yılların amerikan toplumunun ve kültürünün acımasız bir eleştirisi olarak okumak gerekir bence, nitekim, valerie, manifestoyla ilgili olarak, onun bir hipotez bile olmayıp edebi bir araç olduğunu söylemiş.

Ama scum manifesto‘nun politik bir anlamı da var. aslında erkek doğrama cemiyeti diye bir örgüt yok tabii ki. kendisi de, bir mülakatta, “SCUM sizden başkası değil ki,” diyen bir gazeteciye, “Hayır, SCUM ben bile değilim. O bir ruh hali, başka bir deyişle, belirli bir biçimde düşünen kadınlar SCUM. Belirli bir biçimde düşünen erkekler de SCUM’ın Yan Örgütü,” demiş, valerie, scum manifesto‘yu, feminist hareketin ikinci dalgasının yükselmesinden hemen önce yazmış, hatta televizyonda ilk kadın eylemlerini gördüğünde, “bir dakika, benim de orada olmam gerekiyor,” dediği anlatılıyor. dolayısıyla, feminist hareketliliğin bir tür teorize edilmesi olarak görmek mümkün değil scum manifesto‘yu. ancak manifesto’nun feminist yazına mahsus bazı özellikler taşıdığı muhakkak, bunların başında öznel olanın politikleştirilmesi gerekiyor, manifesto’da valerie, küçüklüğünden itibaren patriyarka karşısında yaşadığı her şeyden politik sonuçlar çıkartmış ve bunları manifesto’da ifade etmiş, aile, baba, akıl hastalığı ve cinsellikle ile ilgili yazdıklarında bu açıkça görülüyor.

Scum manifesto‘nun cesareti yalnızca bununla sınırlı değil, o dönemin özgürlükçü, ilerici olarak tariflenen bütün eğilim, akım ve klişelerine tek başına ve kalkansız saldırıyor valerie; hippie’ler, büyük sanat ve yine cinsellikle ilgili söyledikleri, libidoyu serbest bırakmanın en büyük özgürlük olarak vaz edildiği 1967 abd’sinde, “Cinsellik kafasızların sığınağıdır,” diye kim yazabilir? bunun da kendi öznelliğiyle bağlantısını görmek gerek; yine bir mülakatta, eskiden lezbiyen olduğunu ama daha sonra herhangi bir biçimde cinselliğin ilgisini çekmediğini anlatıyor; “Hiç uğraşamam!” aseksüelliğiyle ünlü andy warhol’a ilk duyduğu yakınlığın da bununla bağlantılı olduğu söyleniyor.

Scum manifesto‘nun bir başka yanına daha dikkat etmek gerektiğini düşünüyorum, bu da bütünlüklü, yeni bir toplum projesi sunması, bu projesini hayata geçirme konusundaki önerileri itibarıyla epeyce “jakoben”. bu pozisyonu zamanının değilse bile zamanımızın en az makbul fikri… valerie solanas’ın komünizm üzerine okuduğunu sanmıyorum ancak yeni toplum projesinin komünizmle benzerliği, paralellikleri dikkate değer.

Scum manifesto, kadınlık ve erkekliğin toplumsal kategoriler olduğunu savunan ikinci dalga feminizmin aksine, esasen biyolojik determinizme dayanıyor. solanas’ın erkek ve kadın yerine eril ve dişi tanımlamalarını kullanması bu yüzden.

Biyolojik determinizm, yani başka bir deyişle kadınların yaradılıştan noksan, zayıf ve aşağı oldukları asırlardır iddia edilir, valerie, bunu eğlenceli bir biçimde ters yüz etmiş ve doğal, bilimsel, politik sonuçlarına götürmüş; eğer bir cins eksikse, bu eril olandır ve öyleyse onların bertaraf edilmeleri gerekir, tarih boyunca biyolojik özellikleri sebebiyle sömürü, baskı ve ayrımcılığa uğrayan ne çok topluluk için önerilmiş bir şey. erkeklerle ilgili olarak söylendiğinde, mizah olduğu aşikâr bile olsa, kıyamet kopuyor! öte yandan, valerie’nin bu biyolojik durumu dayandırdığı erkeklerin genetik eksikliğiyle ilgili tezi bundan on yıl kadar önce genetik “bilim”i tarafından doğrulandı, şahsen, bundan politik ya da toplumsal bir sonuç çıkacağını düşünmüyorum ama erkeklerin kendilerini üstün ırk sanmalarına bir son verdiği için bu ispatı hayırlı buluyorum. ancak valerie’nin bunu o kadar zaman önce yazması zekasıyla ilgili bir fikir verebilir bize.

“Erkekler her gün kadınları satıyor, kullanıyor, dövüyorlar. Erkekler sürekli olarak kadınların cinsel organlarını kesiyoı; o kadar ki bu haberden bile sayılmıyor. Örneğin, Tuhaf haberler programı, erkeklerin kadınların cinsel organlarını kuvvetli bir yapıştırıcıyla yapıştırmasını “haber” saymıyor çünkü bu çok sık olan bir şey. Ama bir kadın bir erkeğin penisini keserse bu uluslararası haber oluyor.

Daha fazla kadının erkek şiddetine, baskıya ve toplumun patriyarkal denetimine karşı mücadele etmesi gerekiyor. Lorena Bobbit ve Aileen Wuornos’un eylemlerinden ve Valerie Solanas’ın sözlerinden öğreneceklerimiz var. Eğer daha fazla kadın kendilerine zarar veren erkeklere karşı veya Valerie Solanas’ın durumunda olduğu gibi patriyarkanın kendisine karşı mücadele etselerdi erkekler kadınları düzenli bir biçimde dövmeden, onlara tecavüz etmeden ve onları öldürmeden önce bir defa daha düşünürlerdi.

Bütün erkeklerin öldürülmesini hoş görmüyoruz ancak Solanas’ın haklı olduğu bir çok nokta olduğuna da inanıyoruz. Birçok kişi Valerie Solanas’ın zihinsel sağlığıyla ilgili sorunlar olduğunu düşünüyor. Buna katılıyoruz, bizce de patriyarka onu deli etti ama manifestosunu yazdığı 1967’de buna öfkelenecek kadar aklı yerindeydi.

Bu manifestonun, “kadın erkek çoğumuzun, kadın kalbinde yattığına inanmak istemediğimiz bir intikam ateşini dillendirdiği” söylenir. Katılıyoruz.”

Bu satırları, geçtiğimiz yıllarda amerikalı bir feminist grup kaleme almış, grubun adı fear us feminists earning a reputation, united states; türkçe karşılığı ün kazanan feministler, birleşik devletler, ancak baş harflerin biraraya gelmesiyle oluşan kısaltması, bizden korkun. yazdıklarını okumak, valerie’nin bu kadınlara nasıl haklı bir güç ve ilham verdiğini ortaya koyuyor, çünkü valerie kadınların en az bildikleri şeyi yapmış, öfkelenmiş, bunu öğrenmeye ne çok ihtiyacımız var; kendimizden utanmadan, öfkemizi karşılayacaklardan korkmadan, çıplak, derin ve ateşli bir öfkeyle sarsılmak, bize ve başkalarına haksızlık edenlere karşı, bizi ve başkalarını incitenlere karşı sadece sabırla değil öfkeyle de karşı durmak, valerie solanas, kırık kalbi, örselenmiş bedeni, incinmiş ruhu, ışıl ışıl zekâsı ve benliğini zapteden delilikle, bu çok zor yolun sonuna kadar gitmiş; hayatı paylaştığımız söylenen ama hayatı ve dünyayı bize dar edenlere, erkeklere karşı, yani tarihin gördüğü bütün sömürücü ve baskıcı sınıflar içinde nefret etme hakkına en az sahip olduklarımıza karşı öfke duymuş. çünkü hatırlamak ve öfkelenmek; bütün devrimlerin anası, pislik manifestosu 'yu kadın erkek hepimizin hak ettiği bu öfkeyi severek okumanızı rica ediyorum.


Ayşe Düzkan
"Bile bile kör insanlar üretmek nasıl ki ahlaksızlıksa, duygusal sakatların üretilmesi de öyledir."
Valerie Solanas
Sayfa 59 - Sel Yayınları 1. Baskı Ağustos 2002 Çeviri: Ayşe Düzkan
Kendi içine kıstırılmış olan eril tamamen benmerkezcidir ve başkalarıyla empati kurmaktan ya da özdeşleşmekten, aşktan, dostluktan, şefkat ve muhabbetten tamamen âcizdir.
Suçluluk, utanç, korkular ve güvensizliklerle kendini yiyip bitirmiş olan ve eğer şansı yaver giderse belli belirsiz bir fiziksel duygu elde edebilen eril, yine de kafayı düzüşmeye takmış haldedir...
Eğer bütün kadınlar, erkekleri terk edip onlarla herhangi bir biçimde ilgilenmeyi reddederse bütün erkekler, hükümet ve ulusal ekonomi tamamen çökecektir. Erkeklere üstünlüklerinin ve onlar üzerindeki güçlerinin farkında olan kadınlar, erkekleri terk etmeksizin bile, bir kaç hafta içinde her şeyin denetimini ellerine alabilir ve erkeklerin kadınlara tamamen tabi olmasını sağlayabilir.
"Uzak ve mesafeli olarak, bilinmez ve gizemli kalmayı ve dolayısıyla korku ("saygı") yaratmayı başarır."
Valerie Solanas
Sayfa 31 - Sel Yayınları 1. Baskı Ağustos 2002 Çeviri: Ayşe Düzkan

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu
Baskı tarihi:
Mart 2018
Sayfa sayısı:
92
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789755701684
Orijinal adı:
SCUM Manifesto
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Sel Yayıncılık
Kaleme aldığı manifesto kadar "Andy Warhol'u vuran kadın" olarak da tanınan Valerie Solanas, küçüklüğünden itibaren patriyarka karşısında yaşadığı her şeyden politik sonuçlar çıkartmış ve Manifesto'da ifade etmiş. Aile, baba, akıl hastalığı ve cinsellikle ilgili yazdıklarında bu açıkça görülür. 
Kadınların yaratılıştan noksan, zayıf ve aşağı oldukları asırlardır iddia edilir. Valerie bunu eğlenceli bir biçimde ters yüz etmiş ve doğal, bilimsel! politik sonuçlarına götürmüş; eğer bir cins eksikse, bu eril olandır ve öyleyse onların bertaraf edilmeleri gerekir. 
Bu manifestonun "kadın erkek çoğumuzun, kadın kalbinde yattığına inanmak istemediğimiz bir intikam ateşini dillendirdiği" söylenir. 
Katılıyoruz...

Kitabı okuyanlar 384 okur

  • Fethiye özeren
  • Epîlya
  • Evlaa
  • C.Asya
  • Odessa
  • Gülay
  • Su Efsane Akpınar
  • yağmur
  • Halime Şimşek
  • Nuda

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%1.9
14-17 Yaş
%0
18-24 Yaş
%34.6
25-34 Yaş
%46.2
35-44 Yaş
%11.5
45-54 Yaş
%1.9
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%3.8

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%89.6
Erkek
%10.4

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%23.4 (26)
9
%15.3 (17)
8
%10.8 (12)
7
%15.3 (17)
6
%9.9 (11)
5
%7.2 (8)
4
%1.8 (2)
3
%3.6 (4)
2
%5.4 (6)
1
%7.2 (8)