Evet, herkesin kendine göre bir hikayesi vardı ve herkesin hikayesi kendisi için en özel olanıydı. Başkalarının hayatlarına o kadar yabancıydık ki onların neler yaşadığından habersizlik. En büyük acıları en mükemmel sevinçleri ve mutlulukları bizim yaşadığımızı zannediyorduk. Yüksek binaların arasında, bir türlü yetişemediğimiz ve akıp giden zaman karmaşasında, hayatlarımızı devam ettirmeye çalışıyorduk. İşten eve, evden işe. Kurulu makine gibi bizim de yüreklerimiz taşlaşmıştı.
Şehirlerin de duyguları vardır. Ancak onu duymayan ve hissedemeyen biz ruhsuzlarız aslında. Hani düşün, bir kişi sevdiği birisine, “Seni sevmek bir şehri sevmek gibi; her şeyiyle, her şeyinle.” dese haksız olur mu?
Evet, şehirler insanlara benzer. Yükselen binalar, gelişen teknoloji, yapılan onlarca eser yani bütün bu gelişmelerin insan ruhunu derinden etkilediğini düşünüyorum. Mekanlar ve yerler değiştikçe insanlar da değişmeye başladı. Aynı mekanı paylaşıyorlar, aynı otobüste yolculuk ediyorlar hatta aynı asansöre biniyorlar ancak birbirlerinden o kadar kopuk ve uzaklar ki. Bedenler yaklaştı tıpkı binalar gibi ancak ruhlarımız ve yüreklerimiz uzaklaştı.