Yazarından okuduğum ilk kitaptı, son olabilir.
Aslında dilini ve anlatımını beğendim. Ana karakterin duygularını arka plana atıp davranışlarını yorumlatıyordu insana. Ana konuya uyum sağlayan bir tarzdı. Ana karakterimiz Baumgartner, eşi Anna’nın ölümünden sonra uzun bir süre kendi kabuğuna çekilmiş 71(diye hatırlıyorum) yaşında bir amcamız. Kitabın ilerleyişi çoğu zaman Anna’nın ölmeden önce yazdığı otobiyografik mektuplar ve anılardan oluşuyor. Auster’in anlatım gücü tartışmasız bir şekilde üst düzey. Okuyucuyu sarıp sarmalayan bir doğallığı var.
Beğenmediğim kısım kitabın son bölümleriydi. Bu söylediğim etkiler nedense azaldı ve sanki başka biri yazmış gibi hissettirdi. O baştaki okuma zevki kayboldu. Nasıl anlatsam, bitsin diye çırpınıyordum neredeyse. O kadar sıktı.
Gençlik zamanlarını anlatıyor ailesini vs anlatıyor ama ben bunu okumak için mi yüz sayfa okudum? Eğer gençliği anlatılacaksa ortalarda ya da başlarda olmalıydı bana kalırsa. Tempodaki düşüş ve tekrar eden temalar kitaba olan ilgimi çok düşürdü. Böyle olmasa düşünmeden 8-9 puan verirdim.
Genel olarak bakıldığında edebi değeri yüksek ama zaman zaman okuyucuyu yoran bir eser. Yazar böyle güzel temalı bir kitabı heba etmiş. Daha farklı bir final de gerekliydi bence. SONUNU HİÇ BEĞENMEDİM. Öyle işte. Daha kısa ve odaklı bir finalle etkileyici bir eser olurmuş. Ama şuan kitaplığımdaki öylesine bir kitap olarak görüyorum.
Favori alıntım:
“Neredeyiz?
Nerede miyiz? Buradayız ya işte, her zaman olduğumuz yerde, her birimiz doğduğumuz andan ölünceye kadar kendi ''burada''mızın içindeyiz.”