Zeliha'nın birini sevmek için evvela sevilmesi gerekiyordu. Sevildiğine ikna edilmesi gerekiyordu. Onun birini ya da bir şeyi sevmesi hep bu dolayıma muhtaçtı. Birini gözüne kestirmeyi, nasıl sonuçlanacağını öngöremeden bir karşılaşmayı hakkını vererek yaşamayı, gözüne kestirdiğini gidip almayı, gerekirse bu uğurda sahneye çıkmayı, mücadele etmeyi, dövüşmeyi bilmiyordu. Fakat artık anlamıştı ki sevmeden sevilmek de insanı bir tür virüse dönüştürüyordu. Sevildiğinde insan bunu sınamaya başlıyor, giderek hiçbir sınavın sonucundan tatmin olamıyor, zalimleşiyor, kendini sevene hayatı dar, dünyayı zindan ediyordu. Kendini sevende kendi başaramadığını, kendi açmazını, kendi eksiğini görüyor, bir insan tekinin bir diğerini ölçüsüzce ve koşulsuz ve her şeyini verecek kadar sevmesini tanımadığından ve anlamadığından ve bundan ölesiye korktuğundan o insanı köleleştiriyor, kendisine ne verse tatmin olmuyor, o köleleştikçe ondan tiksiniyor, tiksindikçe kendi zalimliğini meşrulaştırıyor, psikanalizden nefret ettiği, çünkü Freud gözlere bakamaz, divanın arkasına koyar koltuğunu- bir senteze inanmadığı, bu fikirden ölesiye korktuğu için söz konusu muamma çözülemiyor, sırf bu yüzden Zeliha gidip bir terapiste başvurmuyor, yaralarını yalıyor ve âşıklarına yalatıyor ve onları hep taze tutarak onlardan beslenmeye fakat tam da bu yüzden bedeni beslenirken ruhu anoreksik bir halde boşlukla dopdolu dolaşmayı sürdürüyordu. Ah bir sevebilse, küçük düşürülmeyi, aşağılanmayı bir göze alabilse kanlı canlı bir insana dönüşecekti.