Çünkü biz ölümlüler, Newgate Hapishanesi’ndeki tutuklular gibiyiz, diye sürdürdü; duyularımızın ve bize verilen kısacık yaşamın zincirlerine vurulmuşuz bizler, işte bunun için hiçbir şeyi göremiyoruz. Tanrı için bütün zamanların sonsuz bir şimdi olduğunu oysa bizim zamanı, bir hikayede olduğu gibi, geçmiş, şimdi, gelecek diye bölümlere ayırdığımızı söylüyordu.
Tanrı’nın bize, engin zaman okyanusundaki bir gemi gibi, hareket etme ve seçme özgürlüğünü vermiş olması, inşa edilip denize indirildiğimiz limanda kalmamız anlamına gelmezdi.
Kız adamın ensesine doğru bir bakış atar.
“Yıldızları nasıl hor görebilirim, efendim?”
“Bir erkeği nasıl hor görürsün?”
Kız yanıt vermekte duraksar.
“Ondan uzak dururum ya da arzusunu hiçe sayarım.”
“Ama varsayalım ki bu adam bir yargıç olsun ve haklı bir gerekçesi olmadan da seni kırbaçlatıp prangaya vurdursun?”
“Masum olduğumu savunurdum.”
“Peki ya dinlemezse adam dediklerini? Kız susar. “O zaman prangaya vurulu kalmaya mecbur olursun.”
“Evet, efendim.”
“Böylesi gerçek bir adalet midir peki?”
“Hayır.”
“ Peki şimdi de varsayalım ki seni böylesi bir cezaya mahkum eden yargıç değil de sen kendinsin ve vurulu kaldığın prangalar demirden ve tahtadan değil de, bir bakıma körlüğünden, bir bakıma da çılgınlığından yapılmış olsun. O zaman ne olacak?”
Eğer dünyadaki konumumuzu doğru olarak anlayabilseydik; eğer kıyaslamak, yaşamak’tan ayrılmaz olsaydı, mevcudiyetimizin ufaklığının açığa çıkması bizi ezerdi. Ama yaşamak, kendi boyutlarına karşı körleşmektir…