31 Temmuz günü General Boneparte diye hitap eden Amiral Lord Keith ve savaş Bakanlılığı Müsteşarı Sır Henry Bunbury Napolyon'un St Helena'ya gönderileceğini bahsetmesiyle, Napolyon St Helena'ya gitmektense kanının Bellerophon'un ( içinde bulunduğu geminin adı) döşemelerini kirletmesini tercih edeceğini ve bu kararın İngiltere'nin gelecekte yazılacak tarihi için kara bir leke olacağını söyledi....
Daha sonra " Bu Timur'un demir kafesinden de beter" dedi.....
Napolyon’un 1812 Rusya Seferi’ne katılan Grande Armée'nin (Büyük Ordu) devasa yapısı, çok uluslu karakteri, yaşadığı lojistik krizler ve değişen savaş dinamikleri şu şekilde anlatılabilir, özetlenebilir....
1812 yılı itibarıyla Napolyon’un emri altında 1 milyonun üzerinde asker bulunmaktaydı ve bu gücün Rusya'yı işgal edecek 615.000 kişilik birinci ve ikinci hat orduları, o dönemin Paris nüfusunu bile geride bırakıyordu. İnsanlık tarihinin o güne kadar gördüğü bu en kalabalık ordu, bünyesinde yirmiden fazla farklı milletten asker barındıran son derece kozmopolit bir yapıya sahipti; öyle ki piyadelerin %48'i, süvarilerin ise sadece %64'ü Fransızlardan oluşuyordu. Ancak ordunun bu aşırı çok uluslu yapısı beraberinde ciddi bir sadakat ve motivasyon problemini getirdi; Fransız gayesine hiçbir bağ hissetmeyen Prusyalı, Avusturyalı veya Portekizli gibi yabancı askerler, seferin sonucuna karşı mutlak bir kayıtsızlık içindeydi ve Napolyon’a şahsi bir bağlılık duymuyordu.
Askeri kalabalığın ötesinde, coğrafi şartlar ve lojistik zafiyetler seferin kaderini daha ilk günlerden itibaren sarsmaya başladı. Rusya'ya giren 250.000 at için yeterli yem tedarik edilememesi, havayı ağırlaştıran sıcaklar ve hayvanların olgunlaşmamış çavdarla beslenmek zorunda kalması yüzünden daha ilk haftalarda 10.000'den fazla at telef oldu. Yağan yağmurlarla birlikte Rusya yollarının çamur deryasına dönmesi, orduyu takip eden binlerce ağır lojistik arabasının ilerlemesini imkansız hale getirerek hareket kabiliyetini felç etti. Napolyon, bu devasa ordunun yayılımı ve hantallığı sebebiyle eski esnek "kolordu sistemini" terk etmek zorunda kalarak daha merkezi bir komuta düzenine geçti. Planı, Niemen Nehri'ni geçtikten sonra bir ay içinde hızlı bir imha savaşıyla Rusları teslim almaktı; fakat subayların
İmparator Napoléon'un pek çok kez göğsündeki Şeref Lejyonu Nişanı'nı çıkarıp cesur bir askerin göğsüne kendi elleriyle taktığı biliniyordu. XIV. Louis cesur askerin soylu olup olmadığını sorgulardı. Napoléon ise soylu kişinin cesur olup olmadığını..."
—İmparatorluk Muhafızları'na mensup
Yüzbaşı Elzéar Blaze
"Bir askerde olması gereken en önemli vasıf, bitkinlik ve yoksunluk karşısında sergilediği metanettir. Cesaret ancak ikinci sırada gelir. Zorluk, yoksunluk ve eksiklik bir asker için en iyi öğretmendir."
—Napoléon'un Askerî İlkeleri, No. 58
Napoléon’un hem devlet adamı kimliğini hem de şahsi disiplinini ele alan bu metinler, onun Fransa’yı modernleştirme çabalarını ve bu süreçteki karakteristik özelliklerini kapsamlı bir şekilde ortaya koymaktadır. Eğitim alanında, eğitimi devletin tekeline alan ve askeri bir hiyerarşiyle yapılandıran Napoléon, 1808’de İmparatorluk Üniversitesi’ni kurarak tüm eğitim kadrosunu bu merkezi yapıya bağlamış; ancak bu reformcu yaklaşımına tezat oluşturacak şekilde, kadınların eğitiminin aile yaşamıyla sınırlı kalması gerektiğini savunarak dönemin muhafazakâr ve cinsiyetçi bakış açısını sürdürmüştür.
Yönetim anlayışının merkezinde yer alan Devlet Şûrası’nda ise Napoléon, ideolojik farklılıkları bir kenara bırakarak cumhuriyetçiler ve kralcıları aynı masada buluşturmuş; gerçekçilik, liyakat ve toplumsal hiyerarşi üzerine kurulu bir yol haritası izlemiştir. Kendi bilgisizliğini bir eksiklik olarak görmeyip, en temel kavramları bile uzmanlarına sorarak öğrenen Napoléon; cerrahlıktan köprü yapımına, vergi hukukundan siyasi göçmenlere kadar şaşırtıcı bir konu çeşitliliğine bizzat hâkim olmuştur.
Onu çevresinden ayıran en çarpıcı özelliği ise olağanüstü çalışma disiplinidir; sekiz-on saati bulan ve bazen sabahın ilk ışıklarına kadar süren toplantılarda, en yorgun anlarda bile zihinsel çevikliğini korumuş, az uykuyla yetinen dinamik yapısıyla kurmaylarını hayrete düşürmüştür. Neticede bu sayfalar; meselelerin özüne inme hızı, tartışma becerisi
ve detaylara olan takıntılı dikkatiyle, Napoléon’un sadece bir fatih değil, aynı zamanda her ayrıntısına hâkim olmak istediği bir devlet aygıtının titiz bir mimarı olduğunu göstermektedir.
Boneparte kafasını tekrar İskenderiye'ye çevirdi. Kendi kendine mırıldandı.
- Ey Talih, bir ihtiyarı mı önümden çekemedin, Oysa ben neler yapmayı düşünüyordum.