#kitapyorumu
Selaammm
Bugün Anton Çehov'un yazmış olduğu "Altıncı Koğuş" kitabını yorumlayacağım.
Kitaba önceden iki kere başlamıştım ama biraz sıkılıp geri bırakmıştım. Bu sefer hepsini okuyabildim.
Şahsen ben Çehov okurken biraz sıkılıyorum bu kitapta da bazı yerleri sıkıcı bazı yerleri ise çok akıcı bir şekilde ilerledi. Olay ağırlıklı değildi ama felsefi açıdan dolu bir kitaptı bence.
Kitapta en etkileyici yerler doktor ve hastanın konuştuğu yerlerdi. Özellikle koğuştaki hastanın kurduğu cümleler beni bayağı etkiledi.
Okurken bazen durup düşünceleri sindirmeniz, sorgulamanız gerekiyor ki kitabın derinlerinde yatan mesajı anlayabilesiniz.
~Konusu~
Bir taşra kasabasındaki akıl hastanesinde eğitimli bir hasta olan İvan Dmitriç kalmaktadır. Doktor Andrey bir gün hastaneyi ziyareti esnasında İvan Dmitriç'in maruz kaldığı adaletsizliğe, içinde yaşamaya zorlandıkları berbat koşullara karşı çıkar halde bulur.
Başlarda Andrey Yefimıç bunları alamazken koğuşta bulduğu arkadaşı İvan Dmitriç'in sohbetinden çok hoşlanması üzerine sürekli bu arkadaşını ziyarete gelir.
Toplumun akıl hastası diye yaftaladığı arkadaşını ziyaret etmesi Andrey'in konumu için hiç iyi olmaz. Sonunda yavaş yavaş arkadaşının dediklerini anlamaya başlasa da artık çok geçtir.
Yüksek ideallerden yoksun olan toplum zorbalıkla, kaba bir sefaletle ve ikiyüzlülükle çeşitlendirilmiş cansız, anlamsız bir yaşam sürmektedir. Namuslular kıt kanaat geçinirken, namussuzların karnı tok sırtı pektir."
Her türlü zorbalığın toplum tarafından makul ve yerinde bir gereklilik olarak karşılandığı, beraat kararı gibi her türlü merhamet göstergesinin toplumda tatminsizlik ve intikam duyguları uyandırdığı bu dünyada adaleti düşünmek gülünç değil mi?
Benim bütün hastalığım, yirmi yılda bütün kasabada sadece bir akıllı insan