Haziran ayına oldukça etkileyici bir kitapla başladım. Daha önce H.G. Wells'in Zaman Makinesi eserini okuyup çok sevdiğim için bu kitaptan da beklentim yüksekti. Neyse ki beklentilerimi fazlasıyla karşıladı.
Kitap, geçirdiği gemi kazasının ardından kendisini gizemli bir adada bulan Edward Prendick'in yaşadıklarını anlatıyor. Adanın sahibi Doktor Moreau'nun yürüttüğü deneyler ve adada yaşayan tuhaf canlılar, hikâyenin merkezini oluşturuyor. İlk sayfalardan itibaren merak duygusunu canlı tutan eser, ilerledikçe gerilimi artırıyor ve okuyucuyu sürekli bir sonraki sayfaya yönlendiriyor.
Ben kitabı büyük bir heyecanla okudum. Özellikle adanın gizemli atmosferi ve yazarın yarattığı huzursuzluk hissi beni hikâyenin içine çekti. Sadece bir bilimkurgu romanı olmanın ötesinde; insan doğası, ahlak, bilimsel sınırlar ve güç kavramı üzerine düşündüren yönleri de oldukça etkileyiciydi.
H.G. Wells'in yıllar önce yazmış olmasına rağmen günümüzde hâlâ tartışılan etik konulara değinmesi beni ayrıca etkiledi. Kitap boyunca "İnsan nedir?" ve "Bilimin sınırı olmalı mı?" gibi sorular zihnimde dönüp durdu.
Akıcı dili, sürükleyici kurgusu ve düşündüren alt metni sayesinde kitabı elimden bırakmak istemedim. Bilimkurgu ve klasik eserleri sevenlerin mutlaka şans vermesi gerektiğini düşündüğüm bir kitap oldu.
Kemal Varol’un üçlemesinin ilk kitabı olan Ucunda Ölüm Var ile tanıştım ve daha ilk sayfalardan hikayenin içine çekildim.
Kitabın merkezinde Anadolu’nun artık neredeyse unutulmaya yüz tutmuş bir geleneğini sürdüren bir ağıtçı kadın var. Onun sesiyle birlikte acının, kaybın ve insanların içlerinde sakladıkları kırgınlıkların izini sürüyoruz.
Ağıtçı kadın karakteri kitabın en güçlü yanlarından biri. Çünkü o sadece ölülerin ardından ağıt yakan biri değil; yaşayanların içindeki eksikliği, pişmanlığı ve çaresizliği de dillendiriyor. Kemal Varol bu karakter üzerinden Anadolu insanını, taşranın ağır atmosferini ve ölümün hayatın tam ortasında nasıl sessizce durduğunu çok etkileyici bir şekilde aktarıyor.
Okurken bazı cümlelerin insanın boğazına düğümlendiği oluyor. Özellikle ölüm temasını bu kadar doğal ama aynı zamanda bu kadar sarsıcı anlatabilmek gerçekten büyük bir yazarlık işi
Roman boyunca hissedilen o melankolik hava hiç yapay durmuyor. Aksine karakterlerin yaşadıkları, konuştukları, sustukları her şey çok gerçek geliyor. Kitabın dili de ayrıca çok güçlü. Anlatılan hikayeler sizi okurken içine çekiyor.
Ben kitabı gerçekten çok severek okudum. Bitince insanın içinde tuhaf bir boşluk bırakıyor çünkü sadece bir hikâye okumuyorsun; insanların acılarına, geçmişlerine ve kaçamadıkları kaderlerine tanıklık ediyorsun. Özellikle duygu yoğunluğu yüksek, karakterlerin iç dünyasını hissettiren ve edebi dili güçlü romanları seven herkesin mutlaka okuması gerektiğini düşünüyorum. “Ucunda Ölüm Var”, adının ağırlığını sonuna kadar taşıyan, etkisi kolay kolay geçmeyen bir kitap.
Keyifli okumalar, kitaplarla kalın