Türkiye'nin yeni zengin sınıfı da öyle yapmıştı hızla fakirleştirdiği kültürlü, biraz kibirli, medeni ve neşeli olmaktan vazgeçiremediği sınıfların yaşama sevincini öldürmeyi görev bilmişti. Başarıyordu ama sonra bir șey oluyordu bu sınıflar yeniden canlanıyordu. Küllerinden doğuyorlardı, bu sınıfların çok derin kökleri vardı ve iktidarların elinde kökleri kurutmak için yeterli asit yoktu. Her șeye rağmen gençler bir araya geliyordu; okulda yasaklanan mezuniyetler evlerde bahçelerde yaşanıyordu, LGBTì yürüyüşleri sokak aralarında da olsa yapılıyordu çok pahalı da olsa bira içiliyordu gençler gülüyorlar, eğleniyorlardı. Kitaplar yazılıyor, filmler çekiliyor, tiyatro oyunları sahneleniyor resimler yapılıyor, sergiler açılıyor, konserler veriliyor ve hepsi de bir karşılık buluyordu.
İnsan yaşadıklarını korktuğu için unutur ya da utandığı için. Hatırlayınca acı veriyor diye unutmaz, acı kendini unutturmaz çünkü. Terapilerde açığa çıkan travmalar aslında unutulmamıştır, hep aynı yerde zihnin ortasında, hatta gözlerinin önünde bir yerde duruyordur,sadece dile gelmemiştir.
Gerçekten unutulmuş, hafızanın kuyusundan söke söke çıkarılmış bir travma varsa, muhakkak benliği delik deşik edecek kadar büyük bir utancın ya da korkunun parçasıdır.
Umut, insanın ayağına batan bir cam kırığı gibidir. Ayağında bulunduğu müddetçe, attığın her adimda canını yakar. Çıkarılıp atldığında ise bir müddet kanar, iyileşmesi biraz zaman
alır fakat sonunda yürümeye devam edersin.
Babanla ben, cam duvarları delip geçmek için tekrar tekrar hızlanıp gözlerimiz kapalı koşuyoruz; birlikte, yan yana. Bazen ben onun önünde, bazen o benim önümde, el ele. ‘Bunu başarabilecek miyiz?’ diye soruyor baban. Başarabilecek miyiz? diye soruyorum ben, ama soramayız; yalnızca başarmak zorundayız. Başka seçeneğimiz yok. O duvarı her defasında delip geçmek zorundayız. Kesikler içinde kalsak bile, umutsuzluk bizi ele geçirse bile o duvarı delip geçirmeyi sürdürmek zorundayız. Başka bir seçenek yok.