Aşk, insanın kendini saklamadan var olabildiği yerdir.
Her gün dünyanın farklı yüzler gösterdiği bir zamanda, birinin yanında hiçbir rolün kalmamasıdır. Ses yükseltmeden duyulmak, kelime aramadan anlaşılmaktır. Aşk, büyük sözlerle değil; bir omuzla, bir bakışla, bir suskunluğu paylaşma cesaretiyle kendini gösterir.
Albert Camus şöyle der:
“Sevmek, birbirine bakmak değil; birlikte aynı yöne bakmaktır.”
Aşk tam da budur — iki insanın birbirini değiştirmeye çalışmadan, aynı hayatın ağırlığını birlikte taşıyabilmesidir.
Aşk, yalnızca güzel günlere yaslanmak değildir.
Kırılganlıkta kapıyı kapatmamak, daraldığında kaçmak yerine yan yana kalmayı seçmektir. Çünkü aşk, kaçmamakla başlar. Emek vermeye, anlamaya, zaman tanımaya gönüllü olmaktır. Kırıldığında susup uzaklaşmak değil; “Buradayım.” diyebilmektir.
Aşk, mükemmeli bulmak değil; mükemmelleşmeye birlikte niyet etmektir.
Kusurları düzeltmek değil, kusurların ardındaki insanı görmektir. İnsan, sevildiğini hissettiğinde genişler, derinleşir, olgunlaşır. Bu yüzden aşk, sadece bir duygu değil; bir karakter meselesidir.
Ve en sonunda:
Aşk, ben ve sen’in zorlanmadan biz olabilmesidir.
Birinin hayatına sığmak, onun dünyasında kendine yer açıldığını bilmek…
Yanında kendin olabildiğin o tek kişiyi bulduğunda, kalbinin artık neden acele etmediğini anlarsın.