Sanırım umutsuzluğun ortasında, her şeye rağmen bir mucize gerçekleşebilirmiş gibi iki insan hala birbirine tutunuyorsa bunun için "aşk" uygun bir kelime olabilir; çünkü ıstırap bile kendince bir değer edinmiş, en azından ortak bir şeyleri olduğunun kanıtı haline gelmiştir: İkisinin de var olmayana dair umudu vardır.
Annenin mitokondrisi çocuğa geçiyor diyorlar, bu durumda annenin ne kadarı ölür? Ne kadarını öldürebilirsin içinde?
Miras kitabının yazarı Vigdis Hjorth kaleminden yeni bir kitap Annem Öldü Mü... Yine, aile ilişkilerindeki derin yaralara parmak basıp kanatmış. Bu sefer kanayan yara anne...
Johanna, ailesinin istediği kız olmaktan vazgeçtiği anda her şey tersine döner. Hukuktan vazgeçip başarılı bir ressam olur. Evliliğini bırakıp ailesinin onay vermediği bir adamla başka bir hayat kurar. Babası öldüğünde cenazesine katılmadığı günden beri ne kardeşi Ruth ne de annesi onunla görüşür, ilişkilerini keserler. Aradan yıllar geçer ve bir gün Johanna resimlerini sergilemek için doğup büyüdüğü yere geri döner ve annesini arar ama annesi telefonu meşgule alır. Bundan sonrasında annesiyle konuşabilmek ve onu görebilmek için saplantılı bir çaba içerisine girer. Bu saplantılı çaba sırasında, Johanna ile geçmişi irdeleme fırsatımız da oluyor. Geçmiş ile şimdinin içiçe geçtiği, ailenin çocuk üzerindeki toksik hüküm ve kararlarının sonuçlarını gördüğümüz bir roman. Anneler de bir zamanlar çocuktu ve kızlar annelerin aynalarıdır ya da yapamadıklarını yapan rakipleri...
Kitabı ilk okumaya başladığımda sıkılacağımı düşündüm. Hep tekrar eden bir saplantı ile devam edeceğini düşündüm. Ama kitabın yarısından sonra olay örgüsü açılmaya başladıkça sürükledi diyebilirim. Roman akıcı, bir iç döküş bir günlük gibi. Bazı sayfalarda tek bir cümle bile var, o yüzden kitabın sayfaları seni yanıltmasın. Benim için Miras hala ilk sırada ama bu kitabı da beğendim :)
Önceden görünmez olanı şimdi görünür kılmış, önceden muhtemelmiş gibi görüneni çürütmüştüm -beni öyle ya da böyle seviyor olması gerektiği düşüncesini.