Distopik romanların her zaman kafamda bıraktığı karmaşıklık gibi bir karmaşa bıraktı bu kitap bende. Kitabın içeriğinden bahsetmeden önce bahsetmek istediğim şey bu kitabın benimle beraber şahit olduğu şeyler.
Kahvaltı yaptıktan sonra “Anane ben kitap okuyacağım.“ deyip üst kattaki odamda yatağıma uzanıp okuyarak başladığım kitabım avludaki son sabahımda herkesi uç köşedeki sandalyede otururken günaydınla karşılamış, Hülya teyzenin ananeme avluda kitap okuyor onu bitirecek ve Ayşegül ablanın oo bitmiş demesiyle, Sude’nin uyanıp avluya inmesi , emicemin dükkanına gitmesi, Adile teyzenin pişi kızartması ve herkesin yavaş yavaş Ayşe yengenin avlusuna toplanmaya başlamasıyla bitti. Ayder’e gideceğim gün erkenden kalkıp avluda okurken hissettiğim o büyük zevke şahit olmuştu bu kitap. Yeni tanıştığım ama asla öyle hissetmediğim insanlara inanılmaz bir gülen yüzle günaydın deyip karşılığında sıcak bir gülümseme ve günaydın alırken, emicemin yeni işten gelip de hiç uyumayışına şaşırıp önce bir ıslığına cevap sonraki gün merdivenden gelişine heyecan “emicee günaydın” diye seslenip sımsıcak bir “günaydın emicem” cevabını alırken bir başka gün emicemin dükkanında o arkada dolap kapaklarını takarken İrfan Cihan’ın yanındayken ve havuzda (!) güneşlenirken elimde taşıdığım bu kitap tüm bu güzel anlarımda benimle olduğu için değerli.
Kısaca bu kitap yoldaşımdı. Telefona bakmaktan gına geldiği için kitap okumayı tercih ediyordum. Kaosundan bıktığım şehirden uzakta ikinci haftamda birçok anımda yoldaşımdı. Hikayesine ve karakterlerine gerçekten hakim olmaya çabaladım fakat başaramadım. Dilerdim ki kitabın karakterleri de bana yoldaş olsun fakat bir türlü barışamadık.
Distopik eserlerin genel olarak anlatmak istediği şeyler her daim hoşuma gittiği gibi bu kitapta da hoşuma gitti. Fakat