Hastaydım.
Hastalığımın tam olarak ne zaman başladığını bilmiyorum.
Sanıyorum uzun bir birikim sürecinin sonunda patlamıştım.
Bekleme salonu gibi bir yer. Yeterince beklersiniz, sonra bir gün bir de bakarsınız ki hasta olmuşsunuz.
Pişmanlığımı bir çimento torbası gibi her gün aklımın gökdelenine taşıyor, sonra o çimento torbasıyla yeniden uçuruma düşüyordum. Kendime yalanlar söylemem, söylediğim yalanlara inanmam gerekiyordu ama bunu yapmak içimden gelmiyordu.
Bir kez daha eşyaların ruhunu görmüştüm.
Bizim kendileriyle olan ilişkilerimizde yaşıyordu bu ruh. Onlara isimler takıyor, dokunuyor, kanıksıyor, bağlanıyorduk. Yaşamımızda olan biten her şeyin dilsiz tanığıydı eşyalar. Bu tanıklığın değerini ancak onları yitirdiğimizde anlıyorduk. Çünkü yalnızlığımızda süren biricik gerçek ilişki, eşyalarla kurduğumuz ilişkidir.