Yakın birinin ölümünün, yaşamı değiştiren bir şey olduğunu öğrenmek için henüz çok küçüktüm. Üzülmüştüm tabii ama üzüntüm bir hafta sonra geçmişti. Daha sonra, babam öldüğünde, annemdeki değişiklikleri görünce, bu değişimin herkes için farklı bir anlam taşıdığını kavradim. Kimi, duygularını salgılayarak dindiriyordu acısını. Bu salgı bulaşıcıydı. Havaya saçılan üzüntü bulutlarından dökülen göz yaşlarının, başkalarının acılarının da ıslattığını ve harekete geçirdiğini yaşamım boyunca çok gördüm.
Kimi de kendi içine yönelip kendini yeni baştan yaratarak acıyı aşıyordu.
Atlar boyunlarını eğip bağlarını avucumdaki şekerlere uzattıklarında, korkularının bağlılığa dönüştüğünü görürdüm. Güvenin nasıl bir şey olduğunu işte böyle öğrendim; birine güveniyorsanız ondan korkuyorsunuz demektir.
Sınırlarımı bilen bir çocuktum ben. Belki de bu yüzden, daha sonraları yaşamın çizdiği sınırları hep ciddiye aldım ve her yanlışımda bir kez daha kendi içime gömüldüm.
Çocukluğum orada geçti işte; bir kabartmanın içinde.
Kabartma, kış bulutlarının altındaki dev bir buz kütlesine oyulmuştu. Her gün parça parça eriyordu. Çocukken, büyüdüğümde buzun tamamen eriyeceğini ve altından asıl dünyanın çıkacağını ummuştum.