Bir tür ruh yumuşaklığıydı bu. Güvensizlerin, acemilerin, aklının içinde bir cehennem keşfedenlerin piştiği büyük kazanda eriyip pelteleşmek; sonra küçük kaplara akmak, başka ruhlarla karışmak, sürüden ayrı düşmek, bir çoban, bir peygamber aramak ama bulamamak; başkalarına ait repliklerle konuşmayı sindirememek, dilsiz kalmak, ama sonra ürkütücü, korkunç bir dili birdenbire konuşuvermeye başlamak; görünen anlamların, kavranabilen bilginin örtüsünü kaldırmak, altında hiçbir şey görememekti; insanın, kendi varlığının gerekliliği konusunda güçlü bir inanca sahip olmak için elinden geleni yapması ama becerememesiydi; yaşamın acılı ve sonsuz bir zorunluğa dönüşmesiydi.