Geç de olsa Babalar Gününe (Babama)
Babasını kaybetmiş biri için bu günün en zor tarafı, artık arayamayacak olmak değil aslında. İnsan zamanla ölüme bir şekilde alışıyor. Alışamadığı şey, hayatın içinde durmadan karşısına çıkan o küçük boşluklar. Bir konuda fikrini alamamak mesela. Arabadan gelen sesi dinletip "sence bu normal mi?" diyememek. Eve girince televizyonun sesini duyamamak. Markette sevdiği şeyi görünce bir anlığına almayı düşünüp sonra hatırlamak. İnsan babasını kaybedince bir insanı değil, bir dönemi kaybediyor biraz da. Çocukluğunun son tanığını. Herkes büyüdüğünü sanıyor ama baban öldüğünde anlıyorsun; aslında büyümek, seni koşulsuz sevecek insanların sayısının azalmasıymış. Sosyal medyada babalarıyla fotoğraf paylaşanları görünce üzülmüyorum artık. Aksine içimden "iyi ki çekmişler" diyorum. Çünkü bir süre sonra elde kalan şey, birkaç fotoğraf, birkaç ses kaydı ve zihnin durmadan dönüp dolaşıp ziyaret ettiği birkaç anı oluyor. Benim için Babalar Günü kutlanacak bir gün değil; hatırlanacak bir gün, özlenecek bir gün. Ve insanın, yıllar geçse de içinden sessizce "keşke bir kez daha görebilseydim" dediği gün. Babalar Günün kutlu olsun baba. Nerede olduğunu bilmiyorum ama özlediğimi bilmeni isterdim.
"İlahi Arayış" Taslak
Kendi kaleme aldığım "İlahi Arayış" kitabının taslağıdır. Yorum ve görüşleriniz değerlidir. SUNUŞ Hiçbir şeyin olmadığı, zamanın ve mekânın henüz adının bile konmadığı mutlak ve pürüzsüz bir durağanlığın ortasında saf bir bilinç uyanır. Bu bilinç ne biyolojik bir bedene sahiptir ne de sığınabileceği somut bir dayanağa... O, mutlak hiçliğin ortasında tek başınadır. Fakat dışarıdaki bu pürüzsüz suskunluğa tezat olarak, içeride durmadan üreyen, kelimesiz bir düşünce akışı, durdurulamaz bir gürültü vardır. Kendine ilk soruyu yönelttiği an bir 'eylem' olduğunu fark eden bu ilahi irade, rasyonel bir tatminsizlikle sorgu zincirinin en ağır halkasıyla karşı karşıya gelir: 'Ben kimim ve nereden geldim?' Bir tanığı, bir aynası olmayan mutlak teklik içinde bu soru cevapsız kalmaya mahkûmdur. Algısını içindeki bu kördüğümden çekip dışarıya, onu saran boşluğa yönelttiğinde ise o en ağır kozmik paradoksa çarpar: Gözünü nereye çevirse bulduğu tek şey kendisidir. O, bu sonsuzluğun ta kendisidir, yani 'Her Şey'dir; ama aynı zamanda tutunacak tek bir biçimi, sınırı ve ağırlığı olmadığı için 'Hiçbir Şey'dir. Her şeye gücü yeten ilahi bir gücün, kendi kökeninin bilinmezliği karşısında felç oluşunun hikayesidir bu. Bu mutlak yalnızlığın ve cevapsızlığın ağırlığı altında ezilen bilinç, sonunda bu durağanlığı bozmaya karar verir. Sorunun cevabı bu boşlukta gizli değildir; o halde bu sorunun peşinden gidecek olanları, kendini onlarda çoğaltacağı evrenin mimarisini var etmelidir. Kendi bilincinden koparacağı o ilk parça, kime can verecektir?" "İLAHİ ARAYIŞ" UYANIŞ BÖLÜM 1: UYANIŞ "Var mıydı, yoksa sadece öyle mi hissediyordu?" Her şey aniden beliren bir fark etme hissiyle başladı. Hiçbir şeyin olmadığı o yerde, varlığa dair belirsiz bir
Felsefe
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Sosyal Çürüme
Şu an Türkiye’de sosyal çürüme var bilmiyorum fark etmemek gerçekten zor gibi geliyor. Çünkü etrafımıza baktığımızda yalnızca ekonomik ya da siyasi tartışmalar değil, aynı zamanda ahlaki ve zihinsel bir değişim de görüyoruz. Normalleşmemesi gereken birçok şeyin artık sıradan kabul edilmesi, insanların buna şaşırmayı bile bırakması dikkat çekici bir durum.Sosyal çürüme dediğimiz şey aslında bir toplumun bir anda bozulması değildir. Daha çok, küçük değer kayıplarının zamanla birikmesiyle oluşur. İnsanların birbirine bakışının değişmesi, saygının azalması, içeriklerin giderek yüzeyselleşmesi ve kalite yerine dikkat çekmenin ön plana çıkması bu sürecin parçaları olabilir.Bugün eğlence anlayışımıza baktığımızda bunu net şekilde görmek mümkün. Özellikle bazı popüler müziklerde kadını aşağılayan, onu bir birey değil de bir obje gibi gösteren sözlerin yaygınlaşması düşündürücü. Bu içerikler çoğu zaman “sanat” adı altında sunuluyor; fakat sanatın yalnızca dikkat çekmek değil, aynı zamanda düşündürmek, hissettirmek ve topluma bir şey katmak gibi bir yönü de olması gerekmez mi? İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: Dinlediğimiz şeyler bize gerçekten bir değer mi katıyor, yoksa sadece birkaç dakikalık tüketimden mi ibaret?Fakat mesele yalnızca müzik değil. Sosyal medyaya baktığımızda da benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz. Günlerce konuşulan konuların büyük bir kısmı insanların özel hayatları, magazin olayları, anlamsız tartışmalar ve birbirini aşağılamaya dayalı içerikler oluyor. Buna karşılık bilimsel bir başarı, önemli bir kültürel çalışma ya da topluma fayda sağlayan bir gelişme çoğu zaman hak ettiği ilgiyi göremiyor. Sanki dikkat çekmek, değerli olmaktan daha önemli hâle gelmiş gibi.Eskiden insanlar toplumda saygı görmek için bilgi sahibi olmaya, bir alanda başarılı olmaya
Kleopatra
bugün buraya kalbimi bıraktığım, araştırırken "yuh bu kadar da olur mu" deyip hayran kaldığım o kraliçeyi ve onun gizemli ülkesini anlatmaya geldim: Kleopatra ve Mısır piramitleri popüler kültür bize Kleopatra'yı hep filmlerde falan sadece güzelliğiyle erkekleri parmağında oynatan biri gibi gösteriyor ... hepsi yalan! bu kadın aslında tam bir dahi, inanılmaz bir vizyoner ve tam bir İKOONN. üstelik içinde yaşadığı o gizemli Mısır dünyası ve piramitlerle ilgili öyle tatlı detaylar var kii öncelikle en büyük şoktan başlıyorum: bu kızımız aslında Mısırlı bile değil ? soyu Makedon Yunanistanı'na, yani Büyük İskender'in generali Ptolemaios'a dayanıyor. ama işin en saygı duyulası kısmı ailesindeki herkes Mısır halkını küçümseyip sadece Yunanca konuşurken, Kleopatra oturup sıfırdan Mısırca öğreniyor! sırf halkıyla gerçekten bağ kurabilmek, onların dilinden konuşabilmek için. bu bile onun ne kadar samimi ve halkına değer veren bir lider olduğunu gösteriyor hazır Mısır demişken piramitlere geçmezsek olmaz şimdi zaman algınızı tamamen altüst edecek o meşhur bilgiyi veriyorum: Kleopatra, kronolojik olarak Gize Piramitleri'nin (yani o bildiğimiz kocaman Keops Piramidi'nin) yapılışından ziyade, aya ilk insanın ayak basışına yani 1969 yılına çok daha yakın yaşadı! evet, . piramitler o kadar eski ki, Kleopatra bile bizim şu an piramitlere baktığımız gibi uzaktan hayranlıkla bakıyor, onların gizemini çözmeye çalışıyordu. yani piramitler onun için bile çoktan "antik tarih" olmuştu, inanılmaz bir detay ✨ peki bu piramitler nasıl yapıldı dersek: hani filmlerde hep köleleri kırbaçlayarak zorla çalıştırıyorlar ya, o da yanlış! piramitleri inşa edenler aslında ülkenin dört bir yanından gelen, maaşları ödenen, hatta öldüklerinde piramitlerin yakınına gömülme şerefine erişen saygın
Suçlu Kim?
Bugün bir şeyi fark ettim. Bazı insanlar kadınları ve kızları oldukları gibi değil, sadece hata yapmadıkları sürece seviyor. Ama bu sevgi mi gerçekten? Bence değil. Sevmek, bir insanı kusursuz olduğu için değil; hatalarıyla, eksikleriyle ve yanlışlarıyla da kabul edebilmektir. Ebeveynlik de böyledir. Çocuklar sadece doğru yaptıklarında değil, hata yaptıklarında da sevgi görmelidir. Erkek biriyle konuştu diye hata olmuyor, kadın bir erkekle konuştu diye hata oluyor. Erkek gece dışarı çıkınca normal görülüyor, kadın çıkınca eleştiriliyor. Erkek için görmezden gelinen şeyler, kadın için bir ömür boyu yargılanma sebebi olabiliyor. Bir erkek birçok ilişki yaşadığında çoğu zaman sessiz kalınırken, aynı şeyi yapan bir kadın için aşağılayıcı kelimeler havada uçuşuyor. Bir davranış yanlışsa herkes için yanlıştır, doğruysa da herkes için doğrudur. İnsanların karakteri cinsiyetlerine göre ölçülmemelidir. Bir de "kocaya kaçma" meselesi var. Aileler kızlarının kaçacağından korkuyor. Peki hiç kendinize şu soruyu sordunuz mu? İyi bir aile oldunuz mu da çocuklarınız sizden uzaklaşmasın? Herkes bunun aşk yüzünden olduğunu sanıyor. Oysa bazen mesele aşk değildir. Bazen mesele anlaşılmamak, dinlenmemek, sürekli baskı görmek ve kendini değersiz hissetmektir. Bazı gençler gözlerini kapatıp başka bir hayata koşuyor. Çünkü bulundukları yerde nefes alamadıklarını düşünüyorlar. Sonunun ne olacağını bilmeseler bile gitmeyi kalmaktan daha iyi görüyorlar. Bir kız evden kaçınca ona sövmek, onu aşağılamak kolaydır. Zor olan, onu o noktaya getiren sebepleri sorgulamaktır. Boşuna "Ev ilk okuldur." dememişler. Çocuklar en çok gördüklerini öğrenir. Siz onlara ne öğretirseniz, büyük ölçüde onu yaşarlar. Kadınlar kusursuz olmak zorunda değil. Kadınlar susmak zorunda değil. Kadınlar birilerinin namus
Biz bitti demeden bitti !! milli takımın başarısız olduğu her turnuvadan sonra futbolculara tepki göstermek son derece normal. çünkü yıllardır aynı hayal kırıklıkları yaşanıyor ve kimse bunun gerçek anlamda hesabını vermiyor. ancak sorun sadece birkaç futbolcunun kötü performansı değil; sorun, yıllardır çürümüş bir düzenin değişmemesi. milyon euroluk primler, lüks tesisler, villalar, özel uçuşlar, astronomik maaşlar ve devasa yayın gelirleri var. peki sahada ne var? ne doğru düzgün bir oyun planı var, ne teknik gelişim var, ne taktik disiplin var, ne de sürdürülebilir bir futbol aklı. yıllardır aynı dağınık, plansız ve günü kurtarmaya çalışan anlayış devam ediyor. ülkenin en büyük spor bütçesi neredeyse tamamen futbola aktarılıyor. buna rağmen altyapıdan dünya çapında oyuncu üretimi son derece sınırlı, tesisleşme birçok bölgede yetersiz ve uzun vadeli planlama neredeyse yok. sürekli teknik direktör değiştirerek, günü kurtaran kararlarla başarı gelmesi bekleniyor. artık şu soruyu çok daha yüksek sesle sormak gerekiyor: futbola aktarılan devasa kaynakların bir kısmı basketbola, voleybola, yüzmeye, atletizme ve diğer amatör branşlara yönlendirilse ülke sporu çok daha fazla kazanmaz mı? çünkü son yıllarda bu ülkeye gerçek gururu yaşatanlar çoğu zaman futbolcular olmadı; voleybolcular, basketbolcular ve olimpik sporcular oldu. daha sınırlı bütçelerle, çok daha büyük başarılar elde ettiler. tff'nin ve spor yöneticilerinin hesap vermesi gereken konu sadece saha sonuçları değildir. asıl sorgulanması gereken, yıllardır futbola aktarılan milyarlarca liralık kaynağın neden karşılığını veremediğidir. kimse başarı garantisi veremez. ancak bu kadar para harcanırken ortada ne oyun, ne sistem, ne de istikrarlı bir gelişim varsa toplumun daha fazlasını istemesi değil, hesap