• — Aman böyle yapmayınız, tehlikelidir.
    Diyecek kadar basiretkâr olanlara :
    — Hanım, Allah sekizde verdiğini beşte almaz. Kırk yıl kıran olmuş eceli gelen ölmüş... Zavallıcık evinde otu­ rup dururken hastalık ona nereden geldi? Hastalık, sağ­ lık Allahtan... Rabbimüı takdiri ne ise o olur. Hekimler ne büirmiş?. Kelin medarı olsa kendi başına olur. Onlar ölmiyecek mi? Bu sene İspanyoldan az hekim mi öldü?
    Ecele çare olmaz. O cahillere uyup da öyle söylemeyiniz.
    Rabbimin gücüne gider... Ona şirk koşmuş gibi olur...
    Diyorlardı.
    Seksen hekimin tavsiyelerini bir kocakarının bu tan­dırname sözleri hükümsüz bırakıyordu...
  • Ben seni istedim sadece.
    Ama ne türlü istemek
    nasıl merhamete layık,
    ne korkunç,
    nasıl âciz ve yapyalnız bir şey.
    ...
    Benim için dua et sevgilim,
    Madem ki yanımda yoksun.
    Dün hırsımdan bir bardağı kırdım elimde.
    Ne boktan, ne histerik bir hal.

    Niye bu kadar uzaksın?

    Fakat gelme sakın,
    Zaten gelemezsin,
    İstemiyorum
    Olduğun yerde sittin sene kal...
  • "Şu lanet kıravatı da bir gün düzgün bağlasam işlerim rast gidecek ama ne mümkün? Boyun bağı işte adı üstünde 'BOYUN BAĞI!!' işime de pek uygun doğrusu. Neye kızıyorsam!? bu 'BOYUN BAĞINI' takmak, ucunuda birilerinin eline tutturup, önüme konan binlerce dosyayı yalamak ve üç kuruş kazanabilmek için onlarca sene okudum, pıııığ!!!" Sabah rutini haline getirdiği ayna hesaplaşmasını bitirip, mırlaya mırlaya dosya çantasını eline aldı, birkaç kötü söz savurduktan sonra, çok sevdiği her gün aşkla gidip, bitiş saatindeyse derin hüzünlere kapıldığı işine gitmek için evinden ayrıldı. Dışarıda her yer her yerdeydi. Çöp kovaları işini pek iyi yapmıyor olacak ki, çöp poşetleri dün geceki domates ve salatalığın düğününde fazla kaçırmış sağa sola kusuvermişler. Asfalt yol yeni yapılmış olmasına karşın çok yıpranmış görünüyordu. Fakat Kara Kedi ikide birde yol yaptığından bahsedip duruyordu bulduğu her mikrofona. Derin bir mır çekerek yoluna devam etti. Yanyana duran ve yolun bir yanını gideceği durağa kadar kaplayan reklam panoları yılların getirdiği yorgunlukla ayakta durmakta güçlük çekiyorlardı, çoğunun beli bükülmüş asfaltı süpürüyordu. Ortalarda bir yerede reklam kağıtlarından biri zorda olsa diğerlerinden daha yeni olduğunu hissetiriyordu. Tam orda kısımda kırmızı daire içine alınmış bir söz dikkatini çekti, havada ki sisten iyi okuyamasada biraz daha yaklaşınca 'BİR PRİMAT SAHİPLENMEK İSTMEZ MİSİNİZ? SATIN ALMA SAHİPLEN!!!' Yazıyor olduğunu gördü. Kırmızı rujlu, kafasında hasır şapkayla, kucağında bir primatı tutan dişiyi gördü. Resimde herhangi bir aşırılık olmamasına rağmen içinde farklı hisler uyandıysa da "Mart'a daha çok var hem daha kendi aç midemizi doyurmadık birde primat mı besleyecez" diyerek gözlerini panodan ayırıp durakta ki yerinde, yine işini aşkla yapan ve hiçbir zaman gecikmeyen Kedikent Belediye Otobüsünü beklemeye koyuldu. Her zaman ki alışkanlıkla gözlüğünü çıkarıp camını kuyruğuna sildi. Tekrar taktığındaysa evden çıktığından beri gözünün önünü bile göremeyecek derecede olan sis birden yok oluverdi. Yanındaki dişilerin yine başka dişileri çekiştirmelerini dinlemeye dalmıştı ki birden birinin kolundaki saate takıldı gözü. Durağa geldiğinden beri o kadar dakikanın geçmiş olduğuna inanamadı kendi kol saatinden ayırırken gözlerini, otobüsün gelmesi gereken saatten yirmi bir dakika geç geldiğini fark etti koşarak kendine hemen oturacak bir yer bulmaya çalıştı ama nafile. Az evvel durakta hiç durmadan konuşanların son iki boş koltuğa oturduğunu gördü. Dişilerin konuşmak ve toplu taşımada yer bulmak konusunda uzman olduğunu düşündü.


    Yarım saatlik bir yolculuktan sonra sonunda iş yerine varmıştı. Etrafta tuhaf çürümüş bir şey kokuyordu. Her taraf kedinin içini karartan garip bir grimsilikteydi. Koskocaman geniş merdivenlerden yukarı çıkarken, bin on iki metre yükseklikteki camları tek tek silmek için hazırlanan kedileri gördü. "Ciğer parası işte n'aparsın" diye iç geçirdi. Nihayet merdivenlerin sonuna geldi. Dönen kapıdan içeri girdi. Her zaman hissettiği o huzurlu duyguyla yine bir kaç kötü söz savurdu. Asansöre yetişmek için koştu, patisini araya sıkıştırmadan içeriye atladı. Üç yüz on bir kat çıkmak için düğmeye bastı. Her çıkılan katta bir derece daha artan sıcaklık, kalabalık ve nefes darlığı eşliğinde çalışma masasına varması on üç dakika yirmi sekiz saniye sürdü. Çantasını bir kenara bırakıp bilgisayar ekranını sağ gözünü kırparak açtı. Hep gördüğü fakat her seferinde tiksintiyle birlikte duyduğu memnuniyet duygusunu hissettiren "Dokuz canının ne istediği değil, müşteri memnuniyeti önemlidir! Sözüne göz ucuyla baktıktan sonra önüne koyulan yığınla dosyayı tek tek okuyup onayladı.

    Vakit eve koşa koşa gitmesini gerektiren o çekilmez ayrılık saatine gelmişti. Kıravatını gevşetip derin bir oh çekerek çantasını koyduğu yerden aldı. Yorgun gözlerle etrafını süzerek asansöre doğru ilerledi. "Ne yapıyoruz biz? Kim için, ne için bu kadar çalışıyoruz? Bir dilim ekmekle de doyarken neden lüks yaşamlar için hatta başkalarının lüks hayatı için çalışmak zorundayız? Neden su içerek susuzluğumuzu gidermek yerine kola içiyoruz? Tuhaf çok tuhaf biz kediler ne ara bu hale geldik? Herkesin kendi cüzi ihtiyacını karşılayabilecek doğal kaynaklar mevcutken hem yaşadığımız dünyayı hemde sınırlı olan ömrümüzü saçma işlerle tüketmek niye?" Beyninde dolaşan gereksiz saçma sorulara cevap aradığı sürede aşağıya inmişti bile. Geniş merdivenlerden yoğun kalabalık eşliğinde inerken durup etrafına bakındı "bunların hepsi özel olduğunu düşünüyor. Hoş, öyle olmasa kafalarına sıkmamaları için hiçbir sebep olmazdı. Oysa biraz daha derine bakınca görüyorsun; parlak renkli ambalajlara sararken gerçekliklerini, özlerinde ne olduklarını gizleyebileceklerini umuyorlar" diye söyledi. Hiç durmadan konuşan beyninin esiri olmuş bir halde yaklaşık bir saat kadar sonra artık evindeydi. Işıkları açmak huyu değildi. Hemen yatağına uzandı. Bir kaç dakika sonra derin bir uykuya daldı. Bir süre sonra bütün evden mırlama sesleri yankılanıyordu... Ve yine sabah, yine boyun bağına bir küfür, yine buharlaşan gözlük camlarıyla ciğer parasının yolunu tuttu...
  • ..."Eşi öldü diye başkasına bakmayan insanlar gördüm , 20 sene sadece resmini öpmekle yetinmiş insanlar tanıdım. Keşke herkes bu kadar güzel sevebilse"...
    .....🌺.....
  • Yatsıdan sonra sokağa fenersiz çıkma yasağı en şiddetli bir şekilde Dördüncü Murat zamanında tatbik edilmiştir, bu yüzden İstanbul'da 8-10 sene içinde binden fazla erazil makulesi katledilmiş...

    (Hatta dördüncü Murat geceleyin, Hocapaşa mahallesinde gezerken, bir cami imamının oğlunu görmüş. 'Camide geç kaldım, evim şuracıkta' desede padişah yanındaki cellâda emredip biçareyi oracıkta boğdurmuş)
    ... Yine aynı şiddet devrinde İstanbul için geceleri yatsı namazından sonra evlerde ışık yakma yasağı konmuştu; Dördüncü Murat ölünceye kadar kendisi iyş-ü işret alemlerinde mey ve mahbup safası sürerken, büyük şehir mutlak bir zulmet içinde kalmıştır.
  • “Ben bu benim olan şeyi elimiz uzattığım zaman alacağımı biliyorum. Bu benim olan şey de benim elimi uzatacağım dakikayı beklesin! İzdivaç nedir ki? İnsanın hasta, bedbaht ve yalnız dakikalarında bir ihtiyaç değil mi? Emin ol ki, param da, kuvvetim de bitiyor. Bilmem daha iki sene ya bu hayata devam edebilirim ya da edemem. O vakit sana avdet edeceğim, senin olacağım, yetişmez mi?”
  • "Henüz önceki sene, Balkan Savaşı'nda, "tek nefeste bir vilayeti bırakıp dağılan" ordunun yerine, dünyanın en büyük askeri gücüne karşı, "savunduğu toprağın bir karışı için, bir taburunun kanını tek nefeste kurban eden" bu orduyla karşılaşmışlardı. "Herkes, bulunduğu taşa, toprağa; elleri, ayaklarıyla sarılmış, ölüyor ama tutunduğu yeri bırakmıyordu." Gözleriyle gördükleri bu değişim, "bir komuta mucizesi mi, yoksa anlaışması olanaksız bir bilinmezlik miydi?""