gece yine omzuma çöktü
sokak lambasıyla göz göze geldik
o da yorgun, ben de
ikimiz de kimseyi aydınlatamıyoruz aslında
cebimde yarım kalmış cümleler
biraz yağmur kokusu, biraz sen
adını söyleyince boğazımda takılıyor
sanki hiç var olmamış gibi
şehir susmuyor ama
benim içim çok sessiz
kalabalıkların ortasında
kendi yankımı dinliyorum sadece
bir şarkı çalıyor uzakta
tanıdık gibi ama değil
tıpkı senin gibi
biraz gerçek, biraz rüya, biraz eksik
ve ben
ne tam gitmişim buradan
ne de kalabilmişim
arada bir yerde
kendime bile yabancı
İnsan bazen, en çok ruhunu bu kadar derinden sarsacak bi duygunun ağırlığından korkuyor. Belki de o 'deli gibi sevmek' ihtimali, kusurlarımızla yüzleşmekten daha zor geliyor. Ama biliyorum ki, gerçek olan her şey biraz da bu korkunun içinde saklıdır..
Zamanla korkunç bedenlere alışırsın ama sıradan insanların yarım kalan hayatlarına asla... İşte o zaman anlarsın ki; yaşamla ölüm arasında yalnızca bir nefes vardır.
Bu yüzden her sabah kendine şu soruları sormalısın: 'Ya bugün son günümse? Kime sarılmadım? Ne söylemedim? Hangi adımı erteledim?'
Çünkü ölüm haber vermez; sıradan bir günün, sıradan planların tam ortasında gelir. Hayat ertelenmek için değil, fark edilmek için var.
İnsan, başkalarının zihnindeki "imajından" vazgeçebilecek kadar cesur mudur?
------
Gerçek şu ki; çoğumuz o kadar cesur değiliz. Çünkü bir başkasının zihnindeki "biz"den vazgeçmek, aslında inşa etmek için yıllarımızı verdiğimiz o sahte sarayı kendi ellerimizle yıkmak demektir.
İnsan, başkalarının bakışlarında bir anlam, bir yer, bir "kimlik" bulmaya o kadar alışmıştır ki; o bakışlar çekildiğinde geriye kalan boşluktan ölesiye korkar. Oysa o boşluk, aslında insanın en saf, en dokunulmamış ve en gerçek halidir.