03.33
Bu saatte seni uyutmayan nedir Nisera? Hangi düşünce, hangi anı, hangi acı gözlerini kapatmana izin vermedi yine? Gece bazen insanın en büyük sessizliği olur. Herkes uyurken insan kendi içinde büyüttüğü şeylerle baş başa kalır. Gündüzün kalabalığı susturur bazı yaraları ama gece olunca o sesler yeniden duyulmaya başlar. Belki de bu yüzden bazı geceler bir ömür kadar uzun gelir insana. Sana daha önce söylemiştim Nisera, benim sonuna geldiğim yolun başındasın diye. Ama bilmeni isterim, bu yol öyle sıradan bir yol değil. Bazen yürüdükçe açılmaz, bazen aynı yerde dönüp durursun. Çünkü insan geçmişinden kaçmaya çalıştıkça aslında ona biraz daha yaklaşır. Unutmaya çalıştığın her şey, başka bir yerden kendini hatırlatır. Bir şarkıda, bir cümlede, hiç beklemediğin bir gecenin içinde çıkar karşına. İnsan eski anılardan kurtulmaya çalışırken önce o anıların kendisine bıraktığı ağırlıkla savaşır. Çünkü bazı şeyler sadece yaşanıp geçmez, insanın içine yerleşir. Bir bakış, söylenmemiş bir söz, yarım kalmış bir hikâye yıllarca insanın içinde sessizce bekleyebilir. Ve bazen insan acının kendisinden değil, o acıyla kim olduğunu unutmuş olmaktan yorulur. Ama Nisera, uyumak iyidir. Çünkü uyuduğunda zihnin biraz olsun susar. O çok sevdiğin, çok düşündüğün, defalarca başa sardığın şeyler senden birkaç saatliğine uzaklaşır. Sabah olduğunda ise aynı yerde olmadığını fark edersin. Belki yolun hâlâ uzundur ama bir adım daha atmışsındır. Çünkü bazen ilerlemek, büyük kararlarla değil; sadece kendine biraz dinlenme izni vermekle başlar. Rüyalar da bazen insanın içinden gelen sessiz mektuplardır. Onları dinlersen, sana neyi bırakamadığını, nerede takılı kaldığını gösterebilir. Ama her rüya geçmişe dönmek için değildir. Bazıları sana artık geçmişte kalmaman gerektiğini anlatmak için
Bazen insan, bir yuvayı ayakta tutabilmek için kendi kalbini ihmal eder. Oysa yuva; sadece aynı çatıyı paylaşmak değil, Allah’ın emanet ettiği iki gönlün birbirine merhamet olmasıdır. Nitekim Rabbimiz eşler arasındaki bağı anlatırken sevgi ve merhameti zikretmiştir. Çünkü Allah katında kıymetli olan yuva, insanların birbirini tükettiği değil; birbirine sükûnet olduğu yuvadır.Fakat şunu da unutmamak gerekir ki biz bu dünyaya sadece insanları memnun etmeye değil, Allah’ı razı etmeye geldik. Eşimiz, çocuklarımız, makamımız, malımız ve sahip olduğumuz her şey birer emanettir. Emanet sahibinin huzuruna döndüğümüzde bize sorulacak olan şey; insanları ne kadar memnun ettiğimizden önce, Rabbimizin rızasını ne kadar gözettiğimiz olacaktır. Bu yüzden insanı Allah’tan uzaklaştıran her yük yeniden düşünülmelidir. Kalbi karartan, ibadeti unutturan, huzuru tüketen insanı Rabbine yabancılaştıran her bağ; sırtımızda taşıdığımız görünmez bir yüktür. Bazen bir öfke, bazen bir kırgınlık, bazen de yıllardır taşınan bir korkuinsanın ruhunu zincire vurur. Kulun vazifesi, kendisini Allah’a yaklaştırmayan yükleri sırtında ömür boyu taşımak değil, onları Rabbinin yardımına bırakabilmektir.Belki de bu yüzden ayet bize kıyametin en çarpıcı sahnelerinden birini hatırlatır: Bir gün herkes kendi hesabıyla başa kalacaktır. O halde bugün kimse için kendimizi kaybetmeyelim; ama Allah için kendimizi bulalım. Çünkü insanın gerçek özgürlüğü, insanlara rağmen değil; Allah’a rağmen hiçbir şey taşımamayı öğrendiği gün başlar..
Duygu ve Düşünce
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Bilinç düzeyi ve altında yatan daha nicesi...
​Yıl 2015-2017 arası, lise yıllarım. Öğle aralarında vazgeçilmezimiz döner, ama asıl favorim şehrimizin o eşsiz lezzeti: Tantuni. "Çift lavaş, acılı ve maydanozlu lütfen!" ​Yanımda en yakın arkadaşım... Tuzlu ya da acılı yediğinde midesi ağrıyor. Onun canı yanmasın diye her seferinde dikkat ediyor, onu sevgiyle ikaz ediyorum. Öğle aralarında edilen o tatlı sohbetler... Ve tüm bunların arasından sıyrılıp, yıllar sonra bugünüme bile yön veren, zihnimde yer etmiş küçücük bir detay. ​Şimdilerde bana ailenin önemini derinden hissettiren bir detay bu. Ailenin çocuğuna gösterdiği özen; bir annenin çocuğu için hazırladığı yemek, bir babanın evladına ayırdığı zaman ve ona kattığı her bir değer... Meğer tüm bunlar çocuğun kendisine bakışını, hayatı yaşayışını, kendisiyle kurduğu bağı ve dış dünyadaki tutumlardan nasıl etkileneceğini biçimlendiriyormuş. ​Evet, mesele bir domates. Annem evde salata yaparken, domatesin sapını çıkardıktan sonra kalan o sert, yeşil kısmı mutlaka keser, öyle doğrardı. O gün sırada tantunimi beklerken, dürümün arasına konulacak domateslerde o yeşil kısmın öylece bırakıldığını fark ettim. O yaşların getirdiği çocuksu bir hassasiyetle, bunu kendime yapılmış bir "saygısızlık" gibi hissettim. Tantunici abiye döndüm; belki biraz sitem, biraz da kızgınlıkla, "Domatesin bu kısmını keser misiniz? O kısmın olmaması gerekiyor, neden böyle doğradınız?" deyiverdim. ​Bugün geriye dönüp baktığımda mesele elbette sadece domatesin sapı, üzümün çöpü değil. İnsan ailesinde sevgiyi ve özeni gördükçe; öz değeri, sevgiyi alma ve verme biçimi de ona göre şekilleniyor. Kendini konumlandırdığı yeri, toplumun ona karşı davranışlarını, hep ailesinin aynasından yansıyan o ölçütlerle değerlendiriyor. ​Bir domates hikayesi işte... Ama yıllar boyu benimleydi, muhtemelen hep de
Yapılacaklar Listesi
Ayşenur o gün birkaç işini halletmek için evden çıktı, dışarıdan aç geleceğine dair annesine söz de vermişti çünkü o gün onun en sevdiği yemeklerden biri vardı. Neydi Ayşenurun en sevdiği yemek sarmayı da severdi ama sarma değildi Ayşenur çiçek dolmasını severdi. Kendi gibi açmamış, narin kabak çiçeklerinin bulgurla doldurulması ve çiçeklerin yeniliyor olması ona çok komik gelirdi. Yapılacaklar listesinde yeni aldığı tunikle uyumlu şal almak, eczaneye uğramak, ayakkabı tamircisinden geçen hafta bıraktığı kardeşinin ayakkabısını almak vardı. Ama bir şey yoktu. Ölmek… Ayşenur yapılacaklar arasına ölmeyi yazmamıştı o gün. Üstelik eczaneden yeni çıkmıştı daha kendine şal bakmaya gidecekti, eğer gittiği dükkandaki şalları beğenmezse bir dolmuşa binecek meşhur eşarpçıya gidecekti. Bu tunik öyle alelade bir şalla kullanılacak bir tunik değildi. Çok severek aldı emeği hallediyordu o da gereken emeği verecekti. Ama yapılacaklar listesine bile yazmadığı bir şeyi yaptı. Öldü… Bugün ölmeyi düşünmemişti ki, çiçek dolması soğudu, Kur’an ezberini dinleyeceği arkadaşı aradı, açmıyor telefonu. Ayşenur esmer, kara kaşlı, kara badem gözlü Ayşenur, bugün hiç ölecek gibi çıkmamıştın evden. Sana bakan zaten yüzünde ölümü görmez, sana bakan temizlik görür, umut görür, iman görür… Çiçek dolması soğudu… Ayşenur’a rahmetle…
Seccadenin Altındaki Sır: Kadim Şehrin Gizli Yarası Bugün dünyanın bir ucunda yaşanan zulmü, haksızlığı ve hiçbir günahı olmayan masumların çaresizliğini izlerken içim paramparça oldu. İnsanlığın vicdanını yaralayan o sahneler karşısında gözümden bir damla yaş süzülürken, birden kulaklarımda rahmetli dedemin o derin, insanı uzun uzun düşüncelere salan eski bir kıssası yankılandı. Sanki dedem çıkıp geldi de, "Bak evlat, dünyadaki bu sinsi oyunların, bu bitmek bilmeyen kinin kökleri nerede saklı, dinle..." dedi bana. Dedem anlatırdı... Çok eski zamanlarda, Doğu’nun kalbinde, kubbeleri göğe yükselen, sokakları ilim ve irfan kokan o kadim ve ulu şehirlerin birinde geçer ucu bugüne dokunan bu hikaye. Bilirsiniz, o devirlerde o topraklarda muazzam bir adalet ve hoşgörü anlayışı hüküm sürerdi. Savaş meydanlarında esir düşen, saraylara veya konaklara hizmetçi olarak getirilen yabancılar bile eğer ellerinden bir zanaat geliyor, yüreklerinde bir ilim ışığı taşıyorlarsa asla hor görülmezlerdi. Onları köle diye bir kenara atmaz, eğitir, liyakatine değer verir ve devletin en üst kademelerine, şifahanelerin başhekimliklerine, sarayın vezirliklerine kadar yükseltirlerdi. Hizmetçisine, kapısındaki esirine bile insan gibi değer veren, adaleti her şeyin üstünde tutan bir medeniyetin devirleriydi. İşte o dönemlerde, bu ulu şehrin mahallelerinde kendi hallerinde yaşayan, ticaretle uğraşan azınlık bir yabancı topluluk da vardı. İnançları ve canları güvence altındaydı ama ne kadar hoşgörü olsa da insanoğlunun çiğ süt emmiş tabiatında bazen fitne durmazdı. Günlerden bir gün, sokakta oynayan çocukların arasında sıradan bir kavga çıktı. Mahallenin yerli çocuklarından biri, anlık bir öfkeyle o yabancı topluluğa mensup bir çocuğu hırpaladı, ona âdeta eziyet eder gibi vurdu. Çocuk canı yana
Duygu ve Düşünce
Aslında yalnız kalmadın. Temiz bir insan olduğun için Allah seni bazı insanlardan ve bazı olaylardan uzaklaştırdı. O gün anlam veremediğin ayrılıklar, meğer fark etmediğin kötülüklerden korunmanın bir yoluymuş. Hayatından çıkan herkes kayıp değildi; bazıları huzurunu bozacak, bazıları ise kalbini karartacak kimselerdi. Bu yüzden kapanan her kapının ardından üzülmek yerine, taşıdığı hikmeti düşünmek gerekir. Bazen insan eksildiğini sanır ama gerçekte yüklerinden kurtuluyordur. Bazen yalnız kaldığını zanneder ama aslında yanlış insanların kalabalığından çıkarılıyordur. Her uzaklaşma bir ceza değildir, bazıları ilahi bir koruyuştur. Her ayrılık bir son değildir, bazıları daha güzel başlangıçların habercisidir. Bugün içini acıtan şeyler, yarın dönüp baktığında sana verilmiş büyük bir nimet gibi görünebilir. Çünkü Allah kulunu her istediğiyle değil, kendisi için hayırlı olanla buluşturur.