Korkularının geçmişin karanlık kuyularında saklı olduğunu bilmez; o korkuları yolda bırakmanın mümkün olduğunu da. Bazen yolculukta karşılaştığımız dostlar, aşklar; bazen inançlarımız, bazen hiç bilmediklerimiz açar o kapıları. Açar ki, aynı korkuları aktarıp aynı çıkmaz sokaklarda tutsak etmeyelim dünyaya tertemiz getirdiğimiz çocuklarımızı.
"Ocağı sonuna kadar açıyorum, mutfak sandalyesine oturup bekliyorum. Uzun süre bekliyorum, ama ölüm korkum hiç azalmıyor, yalnızca ateş basıyor bedenimi. Bütün daire sıcak ve boğucu oluyor, yeşil halıdan, kahverengi duvar kağıdından bunalıyorum, dışarı çıkmak istiyorum, yaşamak istiyorum, kuaföre gitmek istiyorum, ama kuaföre gidemem, düğünden önce gitmiştim oraya, kuaför kadın ne zaman tarağı saçlarımdan geçirirken kulaklarıma çarpsa oturduğum yerde büzülmüş ve "bir daha asla" diye düşünmüştüm, yine de dışarı çıkmalıyım, dışarı. Ayağa kalkıyorum, kapıya koşuyorum, gözetleme deliğinden bakmıyorum, gözetleme deliği umrumda değil, merdivenlerden terliklerimle aşağı iniyorum, ağır sokak kapısına bütün ağırlığımla yükleniyorum, çimenliğe giden çakıllı yolda koşuyorum, çimenlerin üzerinde yatıyorum."