Agnes kendini istenmeyen, uygunsuz, fazla esmer, fazla uzun, gereğinden fazla itaatsiz, dik başlı, sessiz, garip biri gibi hissederek büyüyor. Ona yalnızca tahammül edildiğini; can sıkıcı, işe yaramaz, sevilmeyi hak etmeyen biri olduğunu; evlenmek istiyorsa kendini bütünüyle değiştirmek, bastırmak zorunda olduğunu hissederek büyüyor. Aynı zamanda insanın olmak zorunda olduğu kişi olabildiği için değil, olduğu gibi, koşulsuz şartsız sevilmesinin nasıl bir şey olduğunu hatırlayarak büyüyor.
Onu aynı şekilde sevecek birine rastlayıncaya kadar bu anıyı yeterince canlı tutabilmeyi umuyor. Rastlarsa da, hiç tereddüt et meyecek. Varlığını sürdürebilmek için, bir kaçış yolu olarak ona sımsıkı sarılacak. Başkalarının karşı çıkmalarına, itirazlarına, mantıklı sözlerine kulak asmayacak. Onun şansı, taşın ortasında ki daracık delikten geçebilme fırsatı bu olacak ve hiçbir şey onu engelleyemeyecek.
Yalnızlığın değerini bilmeyi öğrendim ve Tanrı'da huzuru buldum. Dünyanın kimseden nefret etmediğini ve zalimse bile bunun sebebinin bizim zalim oluşumuz olduğunu anladım. Tanrı, insanların ve hayvanların beraber yaşamasını istemek dışında bir hata yapmamıştı. Kendimi affettim ve beni yaralayan herkesle barıştım çünkü zihnimizin dışında hiçbir acının ağırlığı yoktu: Çünkü kötülük yoktu.
“Zaman her şeyin ilacı," dediler defalarca. Aslında böyle gecelerde tam aksine zamanın hiçbir şeye ilaç olmadığını idrak ediyor. Zaman acıyı derinleştirip canlandırıyor, her defasında daha yoğun biçimde.