Bazı insanların aklında, bilgi eksikliğinden veya yalnızca hayal güçlerinin canlı olmasından dolayı pek çok olumsuz algı yüzer. Bu insanlar, başkalarını çabuk yargılar. Peygamberimiz (s.a.v.) bunu, insanların kalplerine fısıldayan ve onları karanlık, fena fikirlerle dolduran Şeytan'ın etkisi olarak açıklamıştır.
Âdil, katılımcı ve eşitlikçi bir dünya düzeninin anlamı, herkesin aynı şekilde düşünüp yaşaması değil, farklı görüşlerin bir arada varolma kararlılığını göstermesidir.
Kendisini tarihin merkezinde gören, insanlığın son tekâmül aşaması olarak tanımlayan, ahlaktan bilime her şeyin en iyisini ve doğrusunu kendisinin yaptığına inanan bir Avrupa ya da Amerika'nın Afrikalılar'a, Çinliler'e yahut Latin Amerikalılar'a evrim sürecinin alt basamaklarında kalmış, "medenileştirilmeye" muhtaç, dolayısıyla sömürülmeyi hak eden ilkel toplumlar olarak bakması, şaşılacak bir durum değildir.
Avrupalılar yaklaşık dört yüzyıl boyunca "İslam" deyince Osmanlı'yı, Kur'an deyince "Türkler'in İncili"ni anladılar. Martin Luther yahut Kristof Kolomb'u harekete geçiren sâikler arasında "müslüman Türk" olgusunun bulunduğunu artık bütün tarihçiler kabul ediyor.