Bin beş yüz ya da iki bin kadar işçi, sağlıksız bir ortamda dinlenmeden çalışıyor, kalitesiz pamuklu mallar üretiyor, açlık sınırında yaşıyor ve bu kabustan sadece tavernaya uğradıklarında kendilerini içkiye vererek uyanabiliyor, yüz kişiyse denetçilik yapıyordu. Bunların tüm hayatları da ceza ödetmekle, görevi kötüye kullanmakla ve adaletsizlikle geçiyordu. İki üç tane sözüm ona patron da kârın tadını çıkarıyor, ancak hiç çalışmıyor, kalitesiz pamuğu küçümsüyorlardı.
Bir fabrika gördüğünde, dışarıdan sessiz ve huzurlu olduğunu düşünürdü her zaman. Ancak içlerinin patronların akıl almaz cehaleti ve ruhsuz bencilliğiyle dolu olduğunu bilirdi.
Onu gördüğünde Gurov'un kalbi duracak gibi oldu. Şimdi, o an dünyada başka hiçbir canlının kendisine bu kadar yakın, onun için bu kadar önemli olmadığını açık ve net bir biçimde anladı. Dikkate değer hiçbir özelliği olmayan, taşralı kalabalığın içinde kaybolan ve elinde kaba saba bir dürbün taşıyan bu küçük kadın, artık tüm hayatını dolduruyordu. Kederi ve neşesi, kendisi için istediği ebedi mutluluk oydu.
Ne vahşi tavırlar! Ne insanlar! Ne anlamsız geceler, ne sıkıcı, olaysız günler! İskambil oynamaya duyulan hırs, oburluk, sarhoşluk, dur durak bilmeden aynı şey üzerine yapılan konuşmalar... İşe yaramaz uğraşlar ve aynı konular üzerine sonu gelmez muhabbetler insanın zamanının büyük bir kısmını kaplıyordu. Gücünün büyük bir kısmınj ise tüketiyordu; geriye rezil, önemsiz ve değersiz hayat kalıyordu.