Kim olduklarını düşünme, kim olduğunu düşün.
Akkadın hep olduğu gibi, "Koçari," demişti babama. "Oğlum." Babamı ağlarken gördüğüm ilk ve son andı. Eli nenesinin elini sıkıca kavramış, dudakları bir çocuk gibi büzülmüştü. "Ağlama. Bu Akkadın asıl seni her şeyden daha çok sevdi. Seni o ateşin içinden aldım ya, omzumdaki yarayı bile sevdim. Başın dik yaşa, Koçari. Zehiroğlu olmanın hakkını ver. Ahu..." dediğinde annem de hıçkırarak ağlıyordu ve kapı aralığından onları dinlediğimden bihaberlerdi. "Güzel kızım, kapıma ilk geldiğinde yüzüne kapanan o kapı için beni affet. Aksidir bu Akkadın. Ama seni Şehrazat'ı sevemediğim kadar sevdim. Güldeste'yi bağrıma basamadığım kadar bastım. Oğluma bir aile verdin. Ayağına taş, gözüne yaş değmesin. Birbirinizi asla bırakmayın. Uçurumlar bile sizi birbirinizden ayıramadı. Karadeniz sevdanızı yuttu ama yok edemedi. Böyle yaşamaya devam edin. Benim evlatlarım olarak kalın. Siz mutlu olun ki gözüm arkada kalmasın." Eli babamın yanağına uzanmış, yaşlarını sessizce silmişti. "Ağlama, Koçari. Sana gülmek daha çok yakışıyor. Başın daima dik olsun."
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Ali ve Murathan gibi şimdi de Timur ve Yusuf Ali
Kıkırtım tatlı ve kendinden emindi. "Ne o, Maviş? Hani hep severdin be-" Cümlemin devamını yutmama neden olan şey aniden kapının açılması ve babamın karşımızda belirmesiydi. Yusuf Ali saniyeler içinde titreyerek kavradığı belimi bırakmış, ellerini önünde bağlayarak hazır ola geçmişti. Asker çocuğuydu en nihayetinde, hem de Albay Murathan Karakurt'un oğluydu. Askeri disiplini oldukça fazlaydı. Yarbay babam karşısında eli ayağı titredi ama belli etmedi. "Getirdim, Timur amca, dedi ciddiyetle. "Kendisi dersten çıktıktan sonra yine kitaplarını sınıfta unutmuş, bir de tabii telefonu her zamanki gibi sessizdeymiş. Size demiştim, endişelenecek bir şey yok." Saygıyla gerileyip beni äne doğru taktim etti. "Buyur, kızın." Yıllar Yarbay Timur Tönge'den çok şey eksiltmemişti. Kısa kesim saçlarına düşen aklar ve daha da keskinleşen yüz hatları dışında boyu ve endamı yerli yerindeydi. Lakin yaşlanmış ve garip bir şekilde yaş aldıkça benim gözümde tatlılaşımıştı. Ters bakışları bana döndü. Kolumdan kavrayıp, sessizce içeri çekerken Yusuf Ali'ye daimi huysuz ifadesiyle bakıyordu. "İyi," dedi. "Şimdi gidebilirsin." Yusuf Ali saygıyla eğilerek, gitmek için gerilediğinde ileri uzanıp elinden kavrayan bendim. "Yarın sabah kahvaltı yapalım," dedim babama rağmen. "Beni evden alırsın, tamam mı?" "Güneş!" dedi babamın uyarı dolu sesi. "Timur!" diye arkadan bağıran annemdi. "Çocukları biraz rahat bırakır mısın? Buraya gel, yardımına ihtiyacım var. Boyum üst raflara yetişmiyor." Timur Tönge ya sabır çekerek dönmüş ama beni de kendisiyle beraber eve çekmeyi ihmal etmemişti. Çaresizce evin içine çekilirken Yusuf Ali'ye el sallamış hatta gizli bir öpücük göndermiştim. Elleri önünde bağlı bir şekilde adımları uzaklaşırken, dişlerini dudağına geçirerek gülmüştü. Tam o da bana öpücük atmak
Yusuf Ali, "Timur amcam aradı," dediğinde sesindeki korkunun farkındaydım. "Güneş seninle mi, dedi. Altıma sıçmak üzereydim. O telefonun umarım sessizde değildir. Adam kırk kere aramış. Şu an her an buraya geliyor olabilir." Babamdan deli gibi korkuyordu. Garip bir ilişkilerinin olduğunu asla inkâr edemeyecektim. Babam her bayramda ona sıkıca sarılır, saçlarından öperdi ama arada ensesine şamarı indirip kıçına tekme attığı anlara şahit olmuyor değildim. Murathan amcam oğlunu korumak için derin bir mücadele veriyordu. Lise sona gittiğimiz yıl sevgili olduğumuzu öğrendiği an ise korkunçtu. Murathan amcaların evinin kapısına dayanmış, o oğlunu bana ver, diye olay çıkarmıştı. Gökçen teyzem oğlunu kurtarmak adına odaya saklarken annemle benim de babamı dizginlememiz bir hayli uzun ve meşakkatli olmuştu. Benimle küslüğü ise sadece bir hafta sürmüştü. Daha fazla dayanamayıp, kolunun altına sığınarak barışalım diye ağlayan bendim. Dayanamazdı Güneş kızına, biliyordum. Bir şekilde Yusuf Ali'yi de kabullenmek zorunda kalmıştı ama hala tekmeliyor, oradan oraya savurup ters ters bakmayı ihmal etmiyordu. Kendine, babamın her sözünü yerine getirmeyi misyon ve vizyon edinen Yusuf Ali, "Seni hemen eve götürmem lazım," dedi. "Yoksa götüme kırk kazık sokacak gibi hissediyorum." Haklıydı. İtiraz etmeden beni çekiştirmesine izin verdim.
Canım, demezsem can bulamayacak gibiydi.
"Ahu." dedi şiir gibi. "Ahu'm." "Canım," dedim tüm benliğimle. Kollarının beni daha sıkı sarmaladığını hissediyordum. "Hiç." dedi her zaman olduğu gibi. "Canım, de diye dedim." Saçımdan öpüp içine derin nefesler çekti. Canım, demezsem can bulamayacak gibiydi. "Hep derim," dedim. "Hüzünlüsün bugün, neden?" Belli belirsiz dudak büzerken keskin kahveler gözlerimden kopmuyordu. "Hüzün değil." Buğuluydu sesi. "Minnettarım." "Ne için?" "Ailem için." Sıkıca sarılmasının nedeni ablasını hatırlamış olmasıydı. Artık göğsüne yaslandığımda orada hangi hissin hakim olduğunu anlayabiliyordum. "Hayat seni karşıma çıkarmasaydı..." dedi. "Rezil bir yaşam sürmeye devam edecektim. Bazen düşünüyorum, acaba seni benim karşıma çıkaran ablamın duaları, Resul'ün yalvarışları, annemle nenemin kalbi mi?" Daha çoğu mümkünmüş gibi sarıldım. "Seni benim karşıma çıkaran ne. Tönge? Babamın duaları mı yoksa benim ahlarım mı?" "Sana dair her şey," dedi tek solukta.
"En iyi seçimler,üzerine çok düşünülmeden yapılan seçimlerdi."
Sayfa 42·Kitabı okuyor