Bu kitabın etkisinden nasıl çıkacağımı hiç bilemiyorum.Romanını bitirip de sarsılmamak, o duygusal enkazın altında kalmamak neredeyse imkansız. Kitabı kapatıp derin bir nefes aldığında, o nefesin bile içinde bir yumru olduğunu hissediyorsun.
Bu kitap sadece bir İkinci Dünya Savaşı romanı değil; kadının direncinin, sessiz kahramanlığın ve hayatta kalma güdüsünün ne kadar sarsıcı olabileceğinin bir kanıtı.
Bülbül, bizi Vianne ve Isabelle adındaki iki kız kardeşin bambaşka ama aynı derecede yıkıcı savaşlarına götürüyor. Bir tarafta evini, çocuğunu ve onurunu korumak için sessizce direnen, "beklemenin" ağırlığı altında ezilen Vianne; diğer tarafta ise ateşli, korkusuz ve özgürlüğü için her şeyi feda etmeye hazır "Bülbül" kod adlı Isabelle...
Savaşı sadece cephedeki askerlerin üzerinden değil, mutfaktaki açlığın, bodrumdaki korkunun ve bir annenin evladını korumak için vermek zorunda olduğu o imkansız kararların üzerinden anlatıyor. Kitabı okurken hissettiğim o çaresizlik, aslında karakterlerin değil, "insanlığın" çaresizliğiydi. Öfkem, adaletsizliğe; kırgınlığım, parçalanan ailelereydi.
‘’İhtiyacımız olan unutmak değil, hatırlamaya ihtiyacımı var.’’