Ben, özel hayatımla ilgili hiç konuşmam, dertlerimi kimseye açmam.
Ortada karşılıklı rıza yokken bireysel sınırları geçmenin, herhangi bir ülkeyi işgal etmekten bir farkı yoktur nazarımda.
Ben, ömrünü işgal altında geçirmiş bir Ortadoğu ülkesiyim.
Benim, hayatın beni tutup duvardan duvara vurmaya başlamasından çok önce de kendi içindeki yaylalara çıkmayı seven biri olduğuma ikna oldu sanırım. Fıtrat da üzerimize giydirilmiş bir elbise değil mi sonuçta? Sırf bu yüzden, insan istese de değiştiremiyor bazı şeyleri. Bazen, bu dünyaya en çok kendimle baş başa kalmak için geldiğimi düşünüyorum. Tüm sancısına rağmen, kendi kendime düşünüp durmanın tadını başka hiçbir şeyde bulamıyorum. Düşünmek, insanın en titiz mesaisidir.
Hızır ne zaman bir yoksulun gemisini delse; peşinde sağlam her gemiye el koyan bir kral olabileceğini düşünerek, o badiredeki gizli kurtuluşa şükretmeye çalışıyorum.
Ben eskiden neye hakkım olup olmadığını hiç bilmezdim. Tanıdık tanımadık herkese borçlu olduğumu düşünürdüm. Dünyanın tüm insanları, beni de yanlarında sürükleyerek götürdükleri, ayak basılmamış buzdan bir kıtada toplaşıp karşıma geçer ve aynı anda parmakla beni işaret ederlerdi. Suçlanırdım. Ayıplanırdım. Üzerinde durduğum buzul parçası ana parçadan kopar, okyanusta sürüklenir ve bir süre sonra gözden kaybolurdu. Sonra tüm o insanlar, kendilerini aklamanın hafifliğiyle evlerine dönerlerdi. Bense, yavaş yavaş eriyip el kadar kalan buz parçasının üzerinde, bir süre daha ucu bucağı olmayan suyun üzerinde bilinmeze gider, nihayetinde buz beni taşıyamayacak kadar küçüldüğünde suyun içine düşer ve dünyanın dibine batardım.
Yumurtadan çıkan carettalar çoğu zaman otel ışıklarını ay ışığı sandıklarından denize varamadan ölüyorlarmış. İşte boşluk ne zaman gelip yutsa dünyayı, kendimi kumsalda ölmüş bir carettanın kaderini yaşarken buluyorum. Sahte ışıkların rehberliğinde, sahte bir dünyada, o Dosdoğru Yoldan tali yollara sapıyorum.