Günlerden bir gün bir yabancı çıkagelmiş çok uzak diyarlardan. Bu yabancı çok günler geçirmiş bir bilgeymiş. Bir bilge neden bu kadar uzaklardan gelmiş diye soracaksınız, biliyorum. Eh, ben öyle lafı uzatmayı pek sevmem hemen söyleyivereyim size bu bilgenin neden çok uzak diyarlardan bir anda çıkageldiğini. Bilge dediğimiz insanlar meraklı olur, cevaplanmaya muhtaç soruları vardır onların. Bizim bilgenin de işte böyle içinden çıkamadığı, asla cevap veremediği bir sorusu varmış bu yüzden gelmiş uzak diyarlardan. Sorusu ne diye soracaksınız ama sorusu kime diye sormak daha isabetli olacak bizim bu bilgenin olayını çözmek için. Bizim bu bilgenin sorusu kahveyeymiş.
Bir gün düşünmüş: Bu güzel tatlı güzel kokulu kahve bütün özverisiyle ve fedakarlığıyla bizim gönüllerimize güzel anlarımızda yoldaşlık ediyor ama biz kahveye hiç sormadık, o en çok kime yoldaşlık etmeyi sever, en çok kimin yanında bulunmaktan hoşlanır? İşte bizim bilgenin derdi bunu öğrenmekmiş.
Bizim bilge en sonunda kahveye ulaşmış, karısına çıkmış ve en sonunda cesaretini toplayıp sormuş
-Ey güzel tatlı güzel kokulu insanların gönlüne yoldaşlık eden Kahve! Sen bize acı-tatlı her anımızda yoldaşlık edersin, Allah senden razı olsun amma biz sana hiç sormadık sen en çok kime yoldaşlık etmeyi seversin?
Bu soruyu duyan Kahve bütün içtenliğiyle tebessüm etmiş. O da tebessümü kendine şiar edenlerdenmiş çünkü. Belki de bundan sebeptir gönüllere, damaklara bu kadar hoş gelmesi. Sizce de öyle değil midir? Neyse, biz en iyisi konumuza dönelim. Kahve'nin bu soruyu pek de düşüncesine gerek yokmuş. Gönlünü ve gönlüne iyi geleni iyi tanırmış çünkü. Hemen cevap vermiş:
-Ey bilge! Bu soruyu sordun ne iyi ettin, müteşekkirim sana. Ben ilk olarak en çok yaralı gönüllere yoldaşlık etmeyi, onların dertleriyle dertlenmeyi