"Şu güzelliğe bak, dünyanın hiçbir memleketinde bu güzellik yok, biliyor musun? Yaşıyoruz, iki kişiyiz, birbirimizi seviyoruz. Korkma, dünyada her zaman inanılacak sağlam şeyler bulunur!"
Haşmet'in eşik döneminin şehrindeki halet-i ruhiyeyi pek güzel anlatan bu sözleri bir tür ütopya gibi hep özlem duyulan bir dönemin duygusunu özetler.
Filmin başında uykulu bir biçimde çorba içtiği kâseden kafasını kaldıran, kapaklı Sipahi paketinden sigarasını çıkarıp yakan, sonra da gözümüze bakarak ve sigarasından içine derin derin çektiği ilk nefesin dumanını yüzümüze üfleyerek konuşan Haşmet, Osmanlı sarayında ibrikçibaşı olan dedesinin dedesinden başlayarak bize geçmişini ve kendisini şöyle anlatır:
"Bendeniz Haşmet İbriktaroğlu. Dedemin dedesi Osmanlı Sarayı'nda ibrikçibaşıymış. Dedem paşa, amcam süferadan, babam da zengin bir hovarda, hem de tüccar. Beylerbeyi'nde bir yalıda dünyaya gelmişim. Valdem daha ben bir yaşındayken yakışıklı bir zabitle kaçmış. Peder içkide iki hanı, bir koca köşkü yemiş bitirmiş. Eeh, servetin geri kalan kısmını da ayıptır söylemesi biz batırdık. Tüccarlığın bir zamane sanatı olarak inceliklerini kavrayamadığımızdan birkaç işten anlamazın aklına uyup, birkaç madrabazın eline çevirsinler diye para bıraktık. İflasla beraber yalıyı da sattık. Bir tığ artmamacasına geriye kalan ne var ne yoksa hepsini dağıttık. Şimdi çok rahatız, elhamdülillah! Mütevazı bir meslekte karar verdik, geçinip gidiyoruz. Efendim mesleğim seyyar fotoğrafçılık. Haa, başka bir iş yapamaz mıydım? Yapardım tabii. Ama kendi başına buyruk olmak istedim. Böyle iki-üç kuruş için hürriyetimi filan satmak istemedim yani."
Siyah-beyaz Yeşilçam filmlerinde İstanbul'un eşiği Haydarpaşa Garı'nın denize inen merdivenleridir. Taşradan trenle gelenler garın iskeleye açılan heybetli kapısından çıkarlar, ve karşılarında sere serpe yatan şehre şaşkınlıkla, ürkerek bakarlar. Sonra arkalarına dönüp başlarını binanın cephesi boyunca gökyüzüne kaldırır ve saati görürler. Geldikleri yerle buranın saati birbirini tutuyor mu diye meraka düşmüş gibidirler. Burada zaman başka bir ritme göre akıyor olmalıdır. Korku ile hayranlık, geride kalanla varacakları yer, az öncesiyle biraz sonrası arası tekinsiz, ikircikli bir an yaşanır. İşte o an, şehrin eşiğidir.
Kadının tanımlanmış eş ve anne rollerinin dışında bir kimlik bulabilmesi ancak metropole dönüşen şehirde mümkündür. Şehrin ve sinemanın ortak nabzı o yüzden kadının damarlarında atar. Ve bu yüzden şehrin zamanı hem özgürleştirici, hem baştan çıkarıcı, hem de korkutucudur. Tek kelimeyle söylemek istersek, şehrin zamanı tekinsizdir, tıpkı kadın gibi.