John Galsworthy bu yalın gerçeği kavramıştır; ona göre, olaylar örüntüsünü yaratan karakterdir, karakteri yaratan olaylar örüntüsü değil. Lessing de söylemek istediklerini, karakteri temel alarak söylemiştir. Ben Jonson da aynı şeyi yapmıştır; hatta denebilir ki, o, karakterlerini daha belirgin hale getirmek amacıyla birçok teatral becerileri feda etmekten bile çekinmemiştir.
Lawson kitabının giriş bölümünde şunları söylüyor:
Piyes; diyalog, karakterlendirme... vb. yalıtılmış öğelerin bir toplamı değildir. Piyes, bütün bu öğelerin birbiri içinde eriyip kaynaşarak meydana getirdiği canlı bir varlıktır.
Biz piyesin biçimini, dış yapısını inceleyebiliriz. Fakat piyesin iç yapısı, ruhu kavrama gücümüzün dışındadır.
Bir gemi yapımcısı kullandığı gereci bilir; o gerecin zamanın yıkıcılığına ne kadar dayanabileceğini, ne kadar ağırlık çekebilereğini bilir. Eğer olası bir felaketten sakınmak isterse, bunları bilmek zorundadır.
Bir piyes yazarı da çalışma gerecini, yani karakterlerini bilmelidir. Bu karakterlerin ne kadar ağırlık çekebileceklerini, kurduğu yapıya, yani piyesine ne ölçüde destek olabileceklerini bilmelidir.