Yılmaz Güney de özellikle hapisten yazdığı, yani içeriden yazıp dışardaki yönetmenle buluşan senaryolarında, daha önce yazdıklarına göre çok daha ayrıntılı tasvirlerle kafasında kurguladığı her detayı kağıda dökermiş. Ancak içerideyken dışarısı hakkında yazmak çok zaman alıyormuş. Ohal koşullarında araştırma yapan asistanlarının raporları çok geç ulaşıyormuş eline. O da sonunda Yol filmini yazarken içeriden dışarıya bakmak yerine etrafındaki yani koğuşlardaki diğer mahpus arkadaşlarının öykülerine odaklanmış ve bir anda kendini sayısız karakterin ve yaşam öykülerinin denizinde bulmuş. Günümüze ulaşan bu senaryoları okurken Güney'in hapiste yazıp kafasında çektiği filmlerin dünyasına dokunmuş oluyoruz.
Bir filmi ‘okumak' sinema salonunda, karanlıkta, filmle başbaşa kaldığımızda onu izlerken, hatta belki de öncesinde fragmanı izlediğimizde, ya da filmin afişini gördüğümüzde başlar. İmajın ve sesin zihnimizde harekete geçirdiği anlamlandırma süreciyle yavaş yavaş hikayeyi kafamızda kurmayabaşlarız. Ancak şu an elinizde tuttuğunuz senaryo kitabını 'okurken' imaj ya da ses olmadan hikayeyi zihnimizde 'görmeye' başlıyor ve filmi bu sefer bizçekiyoruz kafamızda. Sinemanın metne dönüşmüşbu izlencesi sayesinde yönetmenin kamerayı elinealmadan önce tasarladığı dünyaya adım atıyoruz.
TABARD: "Savaş başlamıştır. Kahrolsun öğretmenler! Kahrolsun cezalar! Yaşasın isyan!.. Ya istiklâl ya ölüm... Bayrağımızı okulun çatısına dikelim. Yarın hepiniz bizimle birlikte ayakta olacaksınız. Sağlam durun. Bayram günlerinin pis bunaklarını, tavanarasında gizlediğimiz eski kitap, konserve kutusu ve kokuşmuş postallarla bombardıman etmeye ant içelim. İleri! İleri!!"
Tabard, bayrağı sallayarak yatakhanede dolaşır. Bütün çocuklar bu harekete katılır ve yataklarını dağıtırlar. Gözetmen Parrain gecelikle, yatağın üstünde kalkmış durumda boşu boşuna çocukları susturmaya çabalar.