II. Dünya Savaşı sonrası şartlarda hilafet meselesinin ele alınma ve tartışılma biçimi üçüncü kademe olarak zikredilmeyi hak ediyor. Cumhuriyeti kuran dar kadro Türkiye Büyük Millet Meclisi vasıtasıyla 3 Mart 1924 tarihinde hilafeti (elindeki “milli hilafeti” demek belki daha doğru) ilga ettiği zaman Araplar Kahire yahut Mekke merkezli bir hilafetin kuruluş imkânlarının ellerine geçtiğini düşündüler ve bunun için çalıştılar, hilafet kongreleri düzenlediler. Zaten fikren ortam hazırdı ve kendilerine İngilizler başta olmak üzere bu yolda bazı vaatlerde de bulunulmuştu. Türkiyehilafet kongrelerine delege göndermedi, şahsi katılımlara da müsaade etmedi ama ciddiyetle takip etti ve başarısızlığa uğramaları için elinden gelen her şeyi yaptı. Ben ilga ettim, onlar ne yaparsa yapsın demedi yani. Niçin acaba?
Hilafet konusunun tekrar canlanması ve dinî-siyasî bir mesele, bir slogan, bir ideolojik çerçeve, aktivist ve entelektüalist İslâmcılıgm bir parçası haline gelişi II. Dünya Savaşı sonrası şartlarda, bizde ise 1960 (İhtilâli) sonrasında oldu. (Türkiye’de muhafazakârlar, muhafazakâr İslâmcılar Osmanlı hilafetini ihya etmek peşinde idi ama radikal ve entelektüel İslâmcıların tarihle, Türk-Osmanlı tarihiyle kuvvetli bir irtibatları olmadığıiçin onlar -bahsederlerse eğer- yeni üretilen ümmete ait, soyut ve tarihsiz bir hilafetten bahsediyorlardı. Türkiye’ye de bir miktar intikal eden Hizbu’t-Tahrir hareketi üzerinden buraya taşinan hilafet de enteresan bir şekilde tarihsizdi).
Fakat dikkat edilmesi gereken husus hilafeti savunmanın, hilafetten yana tavır koymanın radikal İslâmcılıkta demokrasi karşıtlığı üzerinden konumlandırılmış olmasıdır. Başarılı bir şekilde kurulan ve muhafazakârlarla İslâmcıların da bir tarafından paylaştıkları bu kurgu söyleme göre hilafetçi demek