İsmail Kara

İsmail Kara

YazarDerleyenÇevirmenEditör
8.6/10
301 Kişi
·
1.022
Okunma
·
116
Beğeni
·
3.634
Gösterim
Adı:
İsmail Kara
Tam adı:
Prof. Dr. İsmail Kara
Unvan:
Türk Akademisyen, İlahiyatçı, Araştırmacı, Yazar, Çevirmen
Doğum:
Güneyce, Rize, Türkiye, 2 Şubat 1955
2 Şubat 1955 tarihinde Güneyce/Rize’de doğdu. Güneyce İlkokulu’nu bitirdikten (1965) sonra babasından hafızlığını yaptı (1965-67). İstanbul İmam Hatip Okulu’nu (1973), fark derslerini vererek Rize Lisesi’ni (1973); İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nü (1977); İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nü bitirdi (1986). Dergâh Yayınları’nda editörlük, yayın yöneticiliği yaptı; Fikir ve Sanatta Hareket, Dergâh dergileri ile Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi’nin yayınına katıldı (1977-95). 1980-95 yılları arasında Sainte Pulcherie Fransız Kız Ortaokulu’nda (İstanbul - Taksim) Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Dersi öğretmenliği yaptı.

İ.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “İslâmcılara Göre Meşrutiyet İdaresi 1908-1914” başlıklı teziyle siyaset bilimi doktoru oldu (1993). Ekim 1995’te öğretim görevlisi olarak M. Ü. İlahiyat Fakültesi’ne tayin edildi. Kasım 2000’de Türk-İslâm Düşüncesi Tarihi doçenti, Haziran 2006’da İslâm Felsefesi profesörü oldu. Çalışmalarına İstanbul Şehir Üniversitesinde devam etti ve emekli oldu.
Çalışma alanı çağdaş Türk düşüncesi ve çağdaş İslâm düşüncesidir.
Gerçek müslümanın yaşantısı ve tavrı ile fikirleri arasında bir boşluk, bir tezat, hele bir uçurum olur mu? Bu ciddi bir sorudur.
Allah selâmetler, afiyetler versin. "Ve 'asâ en-tekrehû şey'en ve huve hayrun leküm... Vallâhu ya'lemu ve entüm lâ-ta'lemûn" ["İhtimal ki hoşlanmadığınız şey sizin hayrınızadır... Allah bilir siz bilemezsiniz", Bakara, 2/216].
İsmail Kara
Sayfa 208 - Dergâh
Vaktile başına lüzumundan fazla büyük bir kavuk, üzerine de yusufî bir sarık geçiren bir zatın Temmuz ayında hamama girmiş gibi ter döktüğünü gören bir boşboğaz "Hoca efendi şu sarığınızı biraz küçültseniz de bu kadar terlemeseniz olmaz mı?" dediği zaman hoca "olmaz, bu İmam-ı Azam'ın sünnetidir" cevabını vermiş. O da tekrar "Hocam, İmam-ı Azam sarığınızı büyük sarınız demiş ise hamam kubbesini başınıza geçiriniz dememiş ya" mukabelesinde bulunmuş.
İsmail Kara
Sayfa 106 - Dergâh
223 syf.
Vicdanın Sesiyle: Ahlâkın Yeşermesi

❁ ❁ ❁

Ahlâk, insanın var oluşundan beri olan, kalbin soluğundan çıkıp aklın kavrayışına uzanan bir yoldur. Toplumun birlik bütünlüğünü sağlayan ve koruyan yine ahlâk değerleri olmuştur. Beşeri bilimlerin mayasını oluşturan yine ahlâk olmuştur. Düşünce ve eylem mekanizmalarını hareket ettiren ahlâk, filozofların fikir özü, bilim insanların doğruluk terazileri olmuştur.

Sosyolog, akademisyen ve muallim merhum Nurettin Topçu, “Ahlâk” adlı kitabı insanlık medeniyetinin en önemli ve yeri sarsılmaz konusundan bahseder. Medeniyetleri oluşturan toplumların kimliği olan “Ahlâk” terimi var oluş halimizi doğru ve yanlış kurallar terazisinin ölçülerini tutar.

Topçu, “Ahlâk” iki kısımdan oluşur. Ders kitabı amacıyla hazırladığı bu kitabı lise 1 kısmını ahlakın konusunu ve önemini açıkladıktan sonra ilim, din, sanat gibi kavramlarla olan ilişkini anlatır. Ahlakın konusunu ilk medeniyetlerden beri hareketlerimizin değerlendirmesi temeliyle uğraşmışlardır. Kitap, medeniyetler bağlamında ahlakın öz itibariyle ilk ortaya çıkan anlayışlardan örnekler verir. Çin’de Konfüçyüs, Hindistan’da Buda ahlaklı yaşamın mutluluğa götürdüklerini söylediler. Peygamberler, ahlâkdışı davranışların, pişmanlık ve felaket olduğunu söyleyerek ilâhî birer ahlâk sistemi getirdiler. Sokrates, ahlâkın “kendini bilmek” olduğunu savundu. Öğrencisi Eflâtun, ahlâkı “iyilik ilmi” diye tarif etti. XVIII. Yüzyıla geldiğimizde Alman filozof Kant, ahlâkı “ödev ilmi” diye tarif etti. Ahlâkın özünü Topçu şöyle tarif eder: “Bize içimizden seslenen, doğru yolda yürümemizi öğreten vicdanın sesidir.” Der. Akıl gösterir, vicdan ses verir. Bu bir bütünü sağlayan, ahlâklı insan vasfını kazanır.

Topçu, ahlâkın özünün “Akıl” diyenlere karşılık ahlâkın özünün “duygu” olduğunu savunanlardan da bahseder. Bunlar Pascal ile Rousseau'dur. Pascal, ahlâkı “insanın ilmi” diye tarif eder. Rousseau ise ona “kalbin ilmi” dedi.

Ahlâk, ilim deryasında varlığı hissettirerek bilim sahasında bir disiplin olmuştur. Teori söylemlerinden çıkıp, hareket sahasına inen bu disiplin kendisine has karakterlere sahiptir. Topçu bu konuda ahlâkın diğer ilimlerden ayıran dört özelliğinden bahseder:

- İlimler var olanı tanımlarken, ahlak var olandan işe başlayarak ideal olanı araştırır.

- İlimler, olayları incelerken herbirini bir kanuna bağlarlar. Bütün deneylerin, doğruluğunu ortaya koyduğu gerçekleri genel ve evrensel kanunlarla ifade ederler. Ahlâk ise kanunlar araştırmaz, kaideler ortaya koyar. İnsan davranışlarını değerlendirip bunlardan bir kısmının öbürlerine üstünlüğünü ve insana yakışır olduklarını belirttikten sonra, öylesine davranışları hareket kaideleri halinde ortaya koymaktır.

- Ahlâkın kaideleri, evrensel oldukları bilinen bir takım ilkelerden çıkarılır. Bu ilkeler, adalet merhamet, ödev... Bu ilkelerden herhangi birini seçmede serbest oluşumuz, münakaşa yapmayı mümkün yapıyor.

- Ahlâk, davranışlarımızın hür olup olmadığını ve hürriyete sahip olan ruhtan ne gibi hareketlerin doğabileceğini araştırır, hürriyetimizin bizi hangi gayeye doğru götürdüğünü inceler.

Ahlâk ilminin diğer ilimlerle ayrıldığı noktaları yanında yalnız psikoloji ilmi Ahlâk ilminden ayrılmaz. İnsanın ruh hallerini inceleyen psikoloji, ahlak ilmiyle bir bütün olmasına rağmen Topçu, üç noktada ahlâkı psikolojiden ayırır:

- Ahlâk iradeli hareketlerle ilgilenirken, zekâ ve duygu olayları ile ilgilenmez. Psikoloji ise tümüyle ilgilenir.

- İnsan ruhunda hürriyetin varlığı olup olmadığını psikoloji ilgilenirken, ahlâk ise hürriyeti değerlendirip ideal gayesini inceler.

- Bir olayın hakemi olan vicdanla ahlâk ilmi ilgilenirken, psikoloji bununla ilgilenmez, olaya objektif yaklaşır.

Topçu, ahlâk ile sanatın ideali aradıklarını, menfaat gözetmeden; hürriyet ve yaratıcılık aramalarıyla ortak noktalarına değinir. Ahlakın din ile gaye bakımından bağlantılı olduğuna dikkat çekerek ruhun kuvvetini arttırmaya yönelirler. Bu noktaya kadar Topçu’nun ahlâkın diğer ilimlerle olan ortak ve farklı yönlerine değindik.

Ahlâkın kendi iç dinamiklerinden biri olan “Saygı” kavramına değinirsek; ahlâk duygularının kaynağı olması ve ruhun maddeden üstün olduğuna inanmaktır. Topçu, izzetinefis ve şeref duygularından bahsederek kendi ruhumuza ve topluma karşı ahlâkî boyutlara değinir.

Topçu, lise 1'e yönelik bu başlığını ahlâkî hareket, iradenin yapısı, değerler ve alışkanlıklar gibi kavramların başlıklar halinde tamamlar.

Kitabın lise 2 başlığı, “Ahlâkın Psikolojik Görünüşü”, “Ahlâk ve Felsefe” ve “Sosyal Ahlâk” üç başlıkla tamamlar. Doğuştan sahip olduğumuz vicdan, ahlâkın psikolojik görünüşünü belirlerken, toplum düzenin kurucusu ahlâk ise sosyal görünüşü belirler. Topçu, vicdanın iyi ile kötüyü ayırd etme yetisi iken şuur, iç hallerimizi bize tanıtan aydınlık olduğunu söyler. Bu iki kavramı bir bütün olarak görerek; şuurdan vicdana geçiş, insanın varlığında görülen bir ilerleyiş olduğunu söyler.

Ahlâk ve felsefe konusunda ise insanın iç dünyası üzerinde değerler ortaya koyan felsefeye, ahlâk felsefesi, denir. Topçu, bu başlığında temel görüşler ve ahlâk sisteminin yönlerini anlatarak konuyla ilgili okuma parçaları verir.

Kitabın son başlığı ise “Sosyal Ahlâk” dır. Bir hareketimizin yalnız bizim tarafımızdan beğenilmesi, onun iyi diye tanımlamasına yeterli değildir. Topçu, bu durumun toplumun üzerimizdeki baskısı, etkisinden söz eder. Ahlâk konusunda toplumun belirleyici rolünden bahseder. Ahlâkın iyi ve kötü hükümleri toplumun etkisi altında meydana geldiğini söyler. Davranışlarımızda toplumun ortaya koyduğu değerlere uymak zorundayız. Sosyal Ahlâk, ahlâk ilkelerinin toplumun şekillendirdiği yaşayışın parçaları olduğu ve uyulması zorunlu olduğudur.

Ömrünün son yıllarında Nurettin Topçu, hazırladığı “Ahlâk” kitabı iki temel tarafı vardır. Bir yönü “ders kitabı” olmasıyla her başlığın sonunda özet, soru kalıpları ve okuma parçaları olması yönüyle eğitici tarafını tamamlar. İkinci yönü ise konulara yaklaşım tarzı önemli felsefecilerin görüşlerini ve konuyla ilgili önemli çıkarımlar yapmasıdır.

Kitabın Künyesi: Nurettin Topçu, Ahlâk, Dergâh Yayınları, 11. Baskı, Haziran 2017.

Yunus Özdemir
205 syf.
·9/10 puan
Değerli 1K Okurları!
Bugünlerde Ahlak serisi kapsamında okumalar yapıyorum.
Ve bu bağlamda bana tavsiye edilen kitaplardan biri de Nurettin Topçu nun ahlak kitabı.
Uzun yıllar öğretmenlik yapan Nurettin Topçu'ya liselerde okutulması için Ahlakla ilgili ders kitabı yazması istenmiş ve uzun yıllar lise 1 ve lise 2 lerde ders olarak okutulmuş.
Üstad tarafından;
Ahlakın farklı tanımları felsefi açıdan tutun,dini boyutuna kadar ,Pascal dan tutun Dostyevski,Ali Fuad Başgil,Rousseau,Kant ve Nietzsche ‘ye kadar da okuma parçalarıyla en güzel şekilde desteklenmiş.
Özelikle karakter ile ilgili bölümünde kişilik tiplerini yazarımız öyle güzel bir şekilde tasniflemiş ki kendi kişilik tipinizi bulmamanız imkansız..ve hatta öğretmen arkadaşlarla da paylaştım ,beraber kişilik tiplerimizi tespit ettik:)))
Sonuç;
Mutluluğun özü erdemli ve ahlaklı bireyler olmaktan geçmektedir.
Ahlaki bir davranışımızın temelini vicdanımız oluşturmaktadır.
Ahlakın özünde de sevgi-saygı-hoşgörü gibi değerlerimiz mihenk taşıdır.
Şiddetle tavsiye edilir.
erhan
erhan Bir Eğitim Tasavvuru Olarak Mahalle/Sıbyan Mektepleri'ni inceledi.
467 syf.
Sitede hemen hiç okunmamış gözüken bir kitap. Üzücü. Yanlış bilmiyorsam Milli Eğitim Bakanlığı'nın öğretmenler için hazırladığı okunması gereken kitaplar listesinde de yer alıyor. Eyy öğretmenler neredesiniz! Biz öğrencilere şu güzellikleri anlatmanız gerekmez mi! Okumazsanız bilemez, bilmezseniz anlatamaz, anlatmazsanız da işte böyle kuru kuru gider gelir biz öğrenciler. Gerçi sizler de...

Neyse.

Çok değil bundan bir asır kadar önce çocuklar mahalle okuluna şaşaalı bir şekilde gönderilirmiş. Sanki bir düğün varmış gibi hazırlıklar haftalar hatta aylar öncesinden başlarmış. Kız yahut erkek daha 4 yaşındayken yollanırmış mektebe. 4yaş 4aylıkken yollamaya özen gösterilirmiş çocuklar. Akrabalar, komşular, hocalar ve diğer çocuklar okula başlayacak çocuğun kapısı önünde birikirmiş. Anne ağlamaklı, babanın gözleri dolu; 4 yaşındaki çocuksa ne olduğunu bilmeden söyleneni yapar vaziyette olurmuş. Bu çocuk, bir perşembe günü kapının önüne gelen bir midilliye bindirilirmiş; kız ise bir arabaya. İlahiler eşliğinde mahalle turlanırmış. Arkadan gelen diğer çocuk öğrenciler önden giden ilahicibaşı tarafından edilen dualara "amiiin" diye bağırırlarmış. Bu sebeptendir ki halk bu merasime "amin alayı" dermiş. Çocuğun rahlesini ve minderini önden giden kalfa, başı üzerinde taşırmış. Çocuksa gayet süslü, bayramlıklarını hatta yeni alınan elbiselerini giymiş vaziyette -Ahmed Rasim'in dediği gibi sanki bir şehzadeymişçesine- olurmuş. Kızınsa saçları dahi allanıp pullanır, renkli tokalar takılırmış. Çocukların cüzleri-elifbaları desen hat ve tezhip sanatlarıyla süslü, varaklı olurmuş. Bu şöleni gören diğer çocuklar da tabiatıyla heves edermiş okumaya, aileleriyse bir önce çocuklarının büyümesini.

Çocuk mektebe girdiği vakit hocaefendinin karşısına otururur ve boynunda asılı duran cüz'ünü çıkarıp rahle üzerine koyarmış. Hocaefendi elinde değnek, çocuğun elindeyse süslerle işlenmiş hilâl adı verilen küçük bir çubuk olurmuş ki bu bir nevi hocaefendinin gösterdiği harfleri takip etme amaçlı kullanılırmış. Besmele-i şerif çektikten sonra ilk ders olarak elif'ten ye'ye kadar bir iki defa okunurmuş. Hocaefendi harfleri söyler, çocuk tekrar edermiş. Bazen sadece elif harfini okumakla da iktifa edilirmiş. Rabbi yessir velâ tuassir duası da okunduktan sonra çocuk ilk dersini almış vaziyette eve yollanırmış. Tabii bu sırada diğer çocuklara türlü şekerlemeler ve kuruşlar dağıtılırmış.

Burada çok ama çok kısa kestiğim şu güzel merasimi -mış diye anlatmak insanın hayıflanmasına sebep olmuyor değil. Çocukların ve ailelerinin mekteb hazırlığı esnasındaki heyecanları, mektep sırasında yaşananlar, dualar, hatim törenleri, falaka korkuları, haylazlıklar ve daha neler neler... Bunlar içinde ilgimi ayrıca celb eden bir olay var. Şöyle ki, İnşirah suresine çıkan sabi son ayette "ferğab" deyince diğer çocuklarca başındaki fesi alınıyor ve yerine cüz kesesi geçiriliyor. Kalfayla beraber ailesine bu halde götürülen çocuğu gören aile "evladımız ferğab'a çıkmış" diyerek seviniyor ve hatta sevinç gözyaşı döküyor. Kalfa ve hocaefendi de aile tarafından taltif ediliyor. Harika bir güzellik. Halid Ziya Uşaklıgil'in okul korkusunu, Halide Edip Adıvar'ın kitap okuma maceralarını, Ömer Seyfettin'in haşarılığını görmekse işin ekstra güzel tarafı.

Velhasıl, bize uzak olmamasına rağmen yabancı kaldığımız bu günleri görmek için nazik ve nezih bir kitap.
271 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Şu sonbahar mevsiminde ölümün, hüznün mevsimini temaşa ederken ne iyi ettim bu kitabı okuyarak..

İsmail Kara o güzel atlara binip giden güzel insanların hatıralarını anlatarak hem onların unutulmasını geciktiriyor, hem de bizlere o güzel insanları anılarıyla, emekleriyle ve karakterleriyle tanıtıyor. Bununla vazife olunmuş bir gönül sakası İsmail Kara.

İsmail Kara beyi kelimelere sığdırmak istiyorum. Kendine münhasır bir hazine olmakla beraber bir çok hazinenin anahtarını taşıyan bir memur. Değeri henüz anlaşılmayan bir hazine. Bu noktada atalarımızın dediği gerçekle yüzleşiyor insan, altının kıymetini sarraflar bilir. Bir gönül işçisidir İsmail Kara. Bahsettiği şahıs ile yaptığı çalışmaları anlatırken bir kitabın bir fidan gibi büyümesine tanık oluyorsunuz. Okuyacağınız kitabın aşamalarını gördüğünüz için daha farklı bir bağ oluşuyor. Henüz başlanmamış kitaplar ise toprakta gömülü çatlaması beklenen bir tohum gibi heyecan veriyor.

İsmail ağabeyi okumadan önce en çok merak ettiğim şey, bana hangi kitapları okutacağı konusu oluyor. Elbette şunları okuyun demiyor. Öyle bir anlatıyor ki evet bu adamı okumalıyım bu yazarı tanımalıyım diyor insan. Bu kitapla beraber okumam tanımam gereken başka insanlar giriyor hayatıma. Beni bir yazarla dost yapıyor sonra sessizce başka gönül dostlukları için sessizce çıkıyor aradan.

Sonbahar ile bu kitabı ilişkilendirme sebebim, yazarın bahsettiği şahsiyetlerin baki âleme göçmüş olması. Yazar anlatıyor anlatıyor sonra bir sabah, bir telefon görüşmesinde, bir mektupta veya bir gazete sayfasında bahsettiği kişinin ölüm haberini alıyoruz beraber. Sanki o sabah bu sabah gibi hissettiriyor. Kendinizi yeni bir dostunuzu, kıymetli bir insanı son yolculuğuna uğurlarken buluyorsunuz. Onun hüznü daha taze iken başka bir hatırata yelken açıyorsuz sonraki sayfada. O derece samimi ve capcanlı bir eser. Tüm bunları yaparken kültürel, tarihi, mimari bilgiler de vererek yeni şeyler öğretiyor...
230 syf.
·9/10 puan
Müslümanlar olarak birtakım şeyleri kaybettiğimizi, "neyi kaybettiğimizi hatırlayarak" da geri dönmemiz gerektiğinin tefrikindeysek bu işi slogan ve hamâsi nutuklarla değil, ince eleyip sık dokuyarak yapmamız gerektiğinin de şuurunda olmalıyız. İçerisinden geçtiğimiz bir zaman zarfı var idi yüz yıl evvelinde. Ve bu zaman zarfının akabinde ondört asırlık hilafet "kurumu" yer ile yeksân oldu. Mecliste hilâfetin ilgasının gerekliliğine dair konuşma yapanlardan birisi de usûl fıkıh âlimi(!) Seyyid Bey idi. Mustafa Sabri Efendi gibi kıymetli isimler dahî Sultan Abdulhamid'e müstebid diyor, hürriyet kavramı üzerinden muhalif bir tavır sergileyerek -farkında olmadan- kâfirin değirmenine su taşıyabiliyorlardı. Hah, işte biz de bugün yeniden ayağa kalkmak istiyorsak, geçmişde yapılan hataları iyice bi tahlil etmeli ve ders çıkarmalıyız.

Tanzimattan sonra gelişen olaylar ve bu olaylara ulemâ başta olmak üzere verilen tepkilerin mahiyeti anlaşılmadan hilafet rüyası dahî kurulamaz diye düşünüyorum. İşte bu yüzden, biz kendimiz birinci elden bu kaynaklara -İslamcıların o zamanki matbuatına- ulaşamıyor isek de bu eserlere ulaşan ve bu eserler etrafında ilim üreten isimlere ulaşmalı ve onlardan yararlanmalıyız. Bu topraklarda bu işi en iyi yapan isim: İsmail Kara.

Bu kitabında da ilk cildin devamı olarak İslâmcıların "Hürriyet- Müsavat- Uhuvvet" kavramına dair anlayışlarını derin analizlerle bize sunuyor Kara. Eserin 100 sayfaya yakın giriş bölümü de Çağdaş İslâmi Siyasi görüşü anlaması ve anlamlandırması üzerinden çok ehemmiyetli.
Şu linkte de kitabı sesli bir şekilde vicâhen tanıtmaya gayret ettim:

https://youtu.be/jBJ32xh_Hgg
205 syf.
·4 günde·Puan vermedi
Es-selam 1K okurları
Ahlak üzere yazılmış bu kitabı sınavda sorumlu olduğum için aldım ve okumaktan da keyif duydum.
Merhum Nurettin Topçu bu eserinde objektif olmuş sadece kendi görüşünü değil birçok kişinin düşüncelerine de yer vermiştir...
Ahlakın vicdanlı ,merhameti, samimî , şahsiyet sahibi ,karakter sahibi insan olmaktan geçtiğini yer yer anlatıyor...
Cümleler oldukça basit ,sade ve yalın.
Lise 1 ve 2.sınıflar için ders kitabı olarak kullanılmış .
Konu sonundaki özet çok yerinde olmuş
Bu kitap biz okurlara Ahlak'ın ne kadar büyük bir çerçevede ele alınması gerektiğini layıkıyla sergiliyor.Siz değerli kardeşlerime kitaptan çok sevip altını çizdiğim bi alıntıyı paylaşıp cümlelerime son vermek isterim
"Asıl gaye ölümötesi mutluluktur "

Selametle...
348 syf.
Kitabın bir kısmını evde bir kısmını yolda bir kısmını da hastanede okuyarak nihayete erdirdim. Sabit bir mekanda okumayı tercih ederdim elbet ama böylesi de farklı bir tat bıraktı. Farklı mekânlarda hatırlanacak bir anı olarak kalacak.

Hakikate muhtaç yaratılmışım bir yönüyle onu görmek, duymak, onunla hemhâl olmak istiyorum. Kendisini bana hatırlatmasını bekler vaziyette yaşıyorum. Okuduklarımda, dinlediklerimde onu arıyorum. Bazen yaşanmış bir hayat olarak karşıma çıkıyor bazen bir şiirde yahut bir kitap satırında.

Kutuz Hoca'nın Hatıralarında da hakikatten parçalar buldum. Buldukça peşine düştüm, anne olmanın hakikatini gördüm mesela, baba olmayı taşı çatlatan bir yeşillik gibi gördüm, sert ama parçalanmaya hazır...
Sonra; Rabbin kelâmına adanmış ona hürmetle geçen bir hayat gördüm.
Bu topraklar nasıl sevilir, kul hakkı, anne-baba hakkı, komşu hakkı bunlar tam olarak neye tekabül eder, nasıl ödenir, onu gördüm.
Ben, gerçekten bir ömür nasıl yaşanır onu gördüm.

Daha uzun yazmak isterdim fakat şuan için arkasına sığındığım bahanelerim var.

Bu kitapla yolunuzun kesişmesi dileğiyle...
İnternette Holywood aktörü Kevin Bacon için https://oracleofbacon.org diye bir site yapılmış. Kevin Bacon o kadar çok filmde yer alıyor ki aklınıza gelen herhangi bir ünlü ile ya aynı filmde rol almış ya da o filmde rol alan biriyle başka bir filmde rol almış oluyor. Silsile bir şekilde bağlanıyor hâsılı. İşte bu algoritma bence İsmail Kara için de çalıştırılabilir. Son 50 yıl içerisinde yapılmış güzel bir çalışma varsa ya İsmail Kara'nın kendisi ya öğrencileri ya da yakınları bir şekilde o işin içinde bulunuyor. İşte bu kitap da öyle bir ilişkinin mahsulü.

Kitabın adı Mustafa Kutlu'nun ricâsıyla değiştirilmiş ve bu hâlini almış. Kuşeyri Risâlesi'nden bir kelâm-ı kibâr. Kitap toplamda üç bölümden oluşuyor ve hemen hepsi fiili veya nazari bir arayışın hikayesinden bahsediyor. Kitapta bu hikayelerin içinde bulunan şahıslardan bazıları sırasıyla: Babanzâde Ahmed Nâim, Yahya Kemal, Şemsettin Sami, Rıza Tevfik, Tevfik Fikret, Ferid Kam, Mehmed Akif ve İsmet Özel.

Her bölüm ilgilisinin özel alakasına göre farklı heyecanlar yaratabilir. Ben en çok Fikret hakkındaki iki yazıyı beğendim ve alıntılarını siteye eklemiştim. Akif'in dostuna mektuplarındaki üslûbu ise eşsizdi. Ancak ansiklopedi serüvenimiz kısmından alıntı yapmak yerine kendim özetlemeyi tercih ettim. Kitap "arayanlara" tavsiye edilir. Ancak bilinmeli ki "aramakla bulunmaz ve fakat bulanlar yalnız arayanlardır."

***

"Ansiklopedikerin Neden Bitmediğine ve Son Dönem Türk Büyüklerine Dair Bir Kaç Talikat"

Bu bölümde akîm kalmış ansiklopedi yahut alternatif tabiriyle dâiret'ül mâarif teşebbüsleri ele alınyor.

İlki Ali Suavi. Sene 1870. Tek başına biner sayfadan 10 cilt çıkarmak istiyor. Tahmini bitiş süresi: 26 yıl. Sonuç: Çıkarılabilen yalnız 1 cilt.

Ardından Emrullah Efendi geliyor. Bu sefer Muhit'ul Maarif adıyla hedef 15 cilde çıkmıştır. Bir "at" maddesi varki 100 sayfayı aşıyor. Sonuç: Yine 1 cilt.

Bir ara Rıza Tevfik böyle şey olur mu?!
Tek kişi nasıl bu kadar şey yazsın?
diye veryansın ediyor. Sonra 6 cilt olarak planladığı "mufassal" kamus-ı felsefeden 1 cilt kadar yazabiliyor.

İsmail Kara işte bu ateşli büyük Türklerin safdilliğini eleştiriyor. Tarihten ders alalım diyor. Bir iş yapınca en mükemmelini yapmak demek en tafsilatlısını yapmak demek değildir. Mutlaka kapsam sınırlandırılmalı, yeteneklere/imkanlara göre yola çıkılmalı.

Tüm bunların yanında diğer büyük Türklerden çok farklı bir adam geliyor: Şemsettin Sami. En büyük farkı, elini attığı işi eksik/gedik bir şekilde tamama erdirme muvaffakiyeti.

Fransızca'dan Türkçe'ye Türkçe'den Fransızca'ya olmak üzere hazırladığı kamus hakkında söyledikleri neden farklı olduğunu ortaya koyuyor. Diyor ki mealen, memleketimizin Fransızca sözlük ihtiyacını gidermek üzere yola çıktık, 1 senede tamamladık, çok şükür rağbet de gördük üç/dört baskı yaptık. (bugün için bu rakam 20-30. baskıya denktir)

Normalde Batı'da bir yazarın böyle bir eseri tuttu mu, ömrünün geri kalanını bu eserin tamamlanmasına, mükemmelleştirilmesine ayırır. Oysa ben Kamus-ı Fransevi bitince hemen 6 yılımı alacak Kamus-ı A'lam'a başlamıştım bile. Çünkü memleketin böyle bir bilgi kaynağına ihtiyacı vardı. O yüzden ne Kamus-ı Fransevi'nin Larousse'u (Ünlü Larousse sözlük yazarını kastediyor) ne de Kamus-ı Alam'ın Bouillet'i olabildim."

İsmail Kara da Şemseddin Sami'ye diyor ki ataların yolunu terketmişsin de bu kadar da terketmeseydin! Bari bir iki eksik eser bıraksaydın! Allah hepsinden razı olsun.
285 syf.
·8 günde·Puan vermedi
Bazen gözyaşının öyle bir reddesi vardır ki bir damlasını, hiçbir göz ordusunun gücü, o isyanı bastırmaya yetmez. Göz kapaklarını sımsıkı kapasan, içine hapsetmeye kalksan da onu içerde tutmak namümkün. Dünyanın en azılı isyanları, en coşkun ırmakları bile gözyaşının bu çıkışı karşısında hafif kalır. Dünyanın en uzun nehri Nil'in katettiği mesafe yüzden aşağı akan gözyaşı kadar mesafe katetmemiştir benim için. Öyle kıymetli, öyle asil, bazen hafifleten bir dağ suyu, bazen yakan bir alev, bazen dua, bazen beddua, yakarış, işte gözyaşı

Kitabın 177. sayfasına geldiğim anda yani İsmail Kara ağabeyin annesi ile hatıratını kitapta tamamladığı noktada kelimeler tesbih tanesi gibi geçiyor boğazımdan.

İsmail Kara rahmetli anne ve babalarını öyle deruni anlatıyor ki. (Özellikle Fatma teyzeyi) İnsan kendi büyüklerini kaybetmiş gibi bir duyguya kapılıyor hatta yeri dolmaz telafisi olmaz bir boşluk dolduruyor kuşatıyor büsbütün..

Bir hatıratın, hatırlamanın, hafızanın mücevher kadrinden olduğunu nasıl bir nimetle yaşadığımızı daha iyi anlıyorum.

Ne desen nafile! Bu bir inceleme değil bir gönül sızısı.. Sadece anne ve babası için okunası şahane eser.

Anne ve Babanın kişilikte, alimlikteki yerinin büyük bir nehri besleyen iki ana kaynak olduğunu, ne kadar kutsal olduğunu, aile olmanın yüceliğini, zorluğun verdiği güzelliği, merhametin ve fedakarlığın asaletini küçücük sayfalara öyle sığdırmış ki İsmail Kara... Bu deryadan bir damla su gönlümüze şifa niyetine..


İnancımızı tazeleten, kalbimizin pasını temizleyen, derdimizi sevdiren bu kıymetli anne babaya birer Fâtiha okumak en güzel teşekkür olur. Ailesinin bu güzelliğini hepimize miras kılan İsmail Kara beyden Allah razı olsun..

Rabb'im İsmail Kara beye öyle güzel bir eser bahşetsin ki kıyamete kadar adi sanı unutulmasın..

Yazarın biyografisi

Adı:
İsmail Kara
Tam adı:
Prof. Dr. İsmail Kara
Unvan:
Türk Akademisyen, İlahiyatçı, Araştırmacı, Yazar, Çevirmen
Doğum:
Güneyce, Rize, Türkiye, 2 Şubat 1955
2 Şubat 1955 tarihinde Güneyce/Rize’de doğdu. Güneyce İlkokulu’nu bitirdikten (1965) sonra babasından hafızlığını yaptı (1965-67). İstanbul İmam Hatip Okulu’nu (1973), fark derslerini vererek Rize Lisesi’ni (1973); İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nü (1977); İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nü bitirdi (1986). Dergâh Yayınları’nda editörlük, yayın yöneticiliği yaptı; Fikir ve Sanatta Hareket, Dergâh dergileri ile Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi’nin yayınına katıldı (1977-95). 1980-95 yılları arasında Sainte Pulcherie Fransız Kız Ortaokulu’nda (İstanbul - Taksim) Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Dersi öğretmenliği yaptı.

İ.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “İslâmcılara Göre Meşrutiyet İdaresi 1908-1914” başlıklı teziyle siyaset bilimi doktoru oldu (1993). Ekim 1995’te öğretim görevlisi olarak M. Ü. İlahiyat Fakültesi’ne tayin edildi. Kasım 2000’de Türk-İslâm Düşüncesi Tarihi doçenti, Haziran 2006’da İslâm Felsefesi profesörü oldu. Çalışmalarına İstanbul Şehir Üniversitesinde devam etti ve emekli oldu.
Çalışma alanı çağdaş Türk düşüncesi ve çağdaş İslâm düşüncesidir.

Yazar istatistikleri

  • 116 okur beğendi.
  • 1.022 okur okudu.
  • 73 okur okuyor.
  • 1.296 okur okuyacak.
  • 32 okur yarım bıraktı.