Gözlerinin rolüne girmekten çok hoşlandı. Konuşma ilerledikçe, gözler yapabilecekleri hiçbir şey olmadığını, yüreğin emirlerine göre hareket etmek zorunda olduklarını ve eğer bu durumu değiştirmek istiyorsa, yürekle konuşması gerektiğini söylediler. Bu kez aynı oyunu yürekle oynamaya başladı satıcı. Ona, niçin böyle davrandığını sordu. Yüreğin bu soruya verdiği karşılık, "Beni de aklını dinlediğin kadar sık dinleseydin, o zaman sesimi duyurmak için farklı bir dil kullanmak zorunda kalmazdım" olmuştu.
İlkbahar tıpkı bir kadın gibiydi ona göre. Önce çok özlediğiniz ve karşı koyamadığınız bir sıcaklıkla sarıyordu sizi. Tam buna alışıp kendinizi bırakmışken, aniden terk edip gidiyor ve sizi tek başınıza bırakıyordu. Üşüyor, titriyordunuz. Sonra bir gün, hiçbir şey olmamış gibi yeniden çıkageliyordu. Bu kez, korkudan daha tedbirli davranıyordunuz. Hemen bırakmıyordunuz kendinizi kollarına. Bir melek gibi verici, ama şeytanla işbirliği yaparcasına güvenilmez ve bunların bir araya gelişiyle son derece cazibeli bir mevsimdi ilkbahar.
Geçmiş, uğurladığımız bir misafir, gelecek ise henüz tanımadığımız bir yabancıya benziyordu. İkisi de bizden değildi. Bizden olmayanlar ise dikkatimizi her zaman daha fazla çekmişlerdi.