Kitap, genç bir nörocerrah olan Paul Kalanithi’nin yaşamının en kritik anında başlar: Tüm hayatını insan beyni, anlam ve amaç üzerine kurmuş, büyük bir cerrah ve akademisyen olan Paul’a dördüncü evre akciğer kanseri teşhisi konur. Artık tedavi ettiği hastalarla aynı yerdedir, ölümle burun buruna. Bu durum, onun hem doktor hem hasta olarak iki farklı rolü aynı anda yaşamasına ve karşılaştığı birçok şeyi sorgulamasına neden olur.
Kitap iki bölümden oluşuyor, ilk bölümde Paul'ün yoğun eğitim yıllarına, tıp eğitimi sırasında yaşadığı zorluklara ve mesleğe duyduğu derin tutkuya tanık oluyoruz. Aynı zamanda hastalarını, onlara yaklaşımını ve hayata bakış açısını da görüyoruz. İkinci bölümde ise zorluklara göğüs germesi, her ne olursa olsun pes etmeden durumuna en uygun halde nasıl ilerleyebileceğinin muhakemesine tanık oluyoruz. Yaşadığı olumsuzluklara, onu tüketen hastalığına, hayatının gidişatında yaşadığı aksiliklere rağmen pes etmemeyi gösteriyor bize kitapta. Kitap boyunca Paul, yaşamın anlamını, ölümün kaçınılmazlığını ve insanın bu ikisi arasındaki yerde nasıl durduğunu sorgular. "Yaşayan her şey ölmeye mahkumken hayatı anlamlı kılan nedir?" sorusuna yanıt arar ve aratır bize Paul Kalanithi. Bir nörocerrah olarak insan beyninin “kimlik” ile bağlantısını derinlemesine bilen Paul, kendi kimliğinin hastalıkla nasıl sınandığını deneyimler. Bu süreçte, bize “hedeflerimiz ve değerlerimiz değiştiğinde yaşam ne hâl alır?” sorusunu düşündürür ve bu noktada neler yapabileceğinizi gösterir. Bu hikaye, bir “ölüm hikâyesi” değil; aksine bir insanın son döneminde hayatın ne olduğuna yeniden bakma çabasıdır. Bu bize gösterir ki yaşamın değeri, sadece uzun yaşamakta değil; neyle, nasıl ve kiminle yaşadığımızdadır.
Paul Kalanithi'nin hikayesini kendi ağzından anlattığı ilk iki