Hani bazı kitaplar elinizde sürünür. Araya birkaç kitap sokarsınız ama o ilk başladığınız kitap bir türlü bitmez. İşte benim için bu kitap Madam Bovary'di. Açıkçası 150. sayfaya gelene kadar kılı kırk yardım. Çok zorlandım, neden okuduğumu sorguladım ve çok sıkıldım. Fakat 150. sayfadan sonra kitap biraz daha akmaya başladı. Çok fazla akıcı olmasa da en azından kitabı sonunda bitirebildim.
Gustave Flaubert, realizim akımının öncüsü olarak biliniyor. Madam Bovary kitabı da bunun en iyi örneklerinden. Gustave Flaubert kitabı 4 yılda bitirmiş, her cümle üzerinde çok düşünmüş. Yani anlayacağınız ince ileyip sık dokumuş. Aslında romanı okurken bunu hissediyorsunuz. Belki de romanda sevmediğim durum bu. Bu ince dokuma bana çoğunlukla yapaylık hissi olarak geçti. Yine de bu üslup beni hikayeden tamamen koparmadı.
Emma Bovary'i sevemesem de onu anladım. Charles'ı, Leon'u, Rodolphe'yi hatta Mösyö Homais'i bile anladım. Kitap size sorguyacağınız bir durumun içine atıyor. Herkese kızıyor ama herkesi de kendi içinde anlıyorsunuz. Herkes bir yaşam mücadelesi içinde. Hatta herkes o kadar çevremizde olan sürekli gördüğümüz insanlar ki. Sanki Emma Bovary karakteri gerçekten yaşadı ve biz onun hayatını uzaktan izliyoruz. Bu his tek bana geçmemiş olacak ki. Flaubert'e karakterler gerçek sayılarak dava açılmış. Hatta yargıç "Kim bu kocasını aldatan kadın? Madam Bovary de kim?" sorusunu sormaya kadar kitaba kendini kaptırmış. Gustave Flaubert ise tarihlere kazınacak bir cevap vermiş: "Benim!". Flaubert bir kadını, bir durumu anlatmamış aslında. Kendi iç dünyasını, çevresindeki insanları çırılçıplak ortaya sürmüş.
Kitap zor bir kitap bana kalırsa ama eğer sonuna kadar dayanırsanız, bir düşünce seli içinde bulacaksınız kendinizi.