Her şey Robinson adlı başkarakterin denizlere karşı olan merakı ve ilgisiyle başlıyor. Anne ve babasının tüm uyarılarına rağmen onları dinlemeyerek gizlice bir gemi ile uzaklara açılıyor. Geminin sert bir fırtınaya yakalanması karakterimizi ilk başlarda biraz korkutsa da fırtına dinince yaşadığı korkuyu da unutuyor. Bu fırtınayı bir işaret sayıp ailesinin yanına geri dönmesi gerektiğini söyleyenlere kulak asmıyor ve bildiğini okumaya devam ediyor Robinson.
Bu ve bunun gibi davranışları devam eden ve elindekilerin kıymetini bilmeyen Robinson, çıktığı bir yolculukta gemisi batınca ıssız bir adada tek başına mahsur kalıyor. Fakat şans bu ya adada ne vahşi bir hayvan ne de vahşi olan insanlar var. Ayrıca gemisi kıyaya yakın bir noktada bir kum tepesine oturduğu için gemiye gidip erzak ve lazım olabilecek eşyaları da alabiliyor. Zaman ilerledikçe kendisine güzel, geniş bir barınak, tabak, tencere gibi ev eşyaları, sandalye, masa yapıyor, hatta tarıma başlama şansı bile yakalayıp ekmek yapıyor kendine. Adada bulunan keçileri evcilleştiriyor ve kendine bir sürü oluşturuyor. Kısacası bu ıssız ve güvenli olan adada Tanrının ona bahşettiği imkanlarla yerleşik bir hayat kurmayı başarıyor.
Romanın başlarında olduğu gibi o başına buyruk, Tanrıyı ya da dini aklına bile getirmeyen Robinson, kaldığı bu ıssız adada, okuduğu İncil'in de faydalarıyla, Tanrının ona bu ıssız adada sunduğu tüm nimetlerin farkına vararak Tanrı ile yakınlaşıyor. Tüm günahlarından tövbe ediyor ve iyi bir Hristiyan oluyor. Hatta bu adaya düşmesinin iyi bile olduğunu düşünmeye başlıyor.
İlerleyen yıllarda adada Cuma adında bir yoldaşı oluyor. Daha doğrusu bir hizmetkarı. Ona ingilizce konuşmayı ve Tanrıyı öğretip onu da bir Hristiyan yapıyor ve başlarına gelen bir takım olaylar neticesinde adadan kurtulmayı