Okudukça düşünür... yavaşlar... dalar...
Çok düşündüğünü farkeder, hızlanmaya başlar.
Sonra tekrar başka bir dünyaya kayar.
Velhasıl kelam hızlı başlar, yavaş bitirir.
İki Türk gazeteci, hac için gittikleri kutsal topraklarda yorulmuş ve öğleyin uyumak için bir camiye girip uzanmışlar. Daha tam uykuya geçmemişken gömlek ceplerindeki bayraktan, Türk olduklarını anlayan bir Arap güvenlik görevlisi, gelip dürtmüş onları ve aralarında şu konuşma geçmiş:
Kalkın!
Neden kalkalım?
Yasak!
Başkaları da yatıyor, neden onlara yasak değil de bize yasak.
Çünkü siz Türksünüz, Müslümanların başına ne geliyorsa siz uyuduğunuz için geliyor; size uyumak yasak!
Arap kardeşimiz haklı değil mi?"
Evladım, sohbet nerede biz nerede? Biz dille konuşuyoruz. Sohbet ise gönül işidir. Gönlün, gönle akışıdır. Bizde gönül mü kaldı ki sohbet edebilelim. Sohbet, ölü canları uyandırır, özüne döndürür. Sohbet, muhabbetle harlanır. İnsanı inceltir, güzelleştirir. Aşkın rengine boyar. İnsanı kendinden alır. Kirini, pasını temizler; tekrar kendine getirir. Nefsini etkisizleştirir, ruhun hâkimiyetini kurar, kulluk rütbesine erdirir. Böyle güçlenir insanlar... Sohbetle... Tek tek... Sonra da bir araya gelerek medeni bir toplum oluştururlar. Bir araya gelmenin en mühim şartı, cam tanesi gibi kırılgan olmamaktır. Can tanesi olmaktır kardeşi için... Başkası değil, öteki değil, canından can bilmektir herkesi... Kardeşini, canından can bilmek için herkesi ve her şeyi Yüceler Yücesi Allah'tan bilmek gerekir. Ondansa herkes ve her şey... Onunsa varlığın bütünü, büyük küçük... O halde, hayatı anlamak ne kadar sade, ne kadar kolay ve yaşamak ne kadar lezzetlidir... Böyle bir imanda hiç kavgaya yer olur mu?
Bunu fark eden var mı? Kaldırımda yürümesi gereken kadınlar ve erkekler havada süzülüyor. Rüzgâr dindiğinde oldukları yerde duruyor, birkaç kelam ediyor ve birbirlerine selam veriyor ama rüzgâr yeniden başladığında çaresizler ve hepsinin ayakları aynı zamanda havalanıyor. Şapkalarını tutmak zorunda olmalarına karşın neşeyle birbirlerine göz kırpıyorlar ve hiç kimse havaya bir kusur bulmuyor. Korkan tek kişi benim.
Ama geniş bir meydandan geçerken herşeyi unutuyorum. İnsanlar tamamen gereksiz bir şekilde kocaman meydanlar yapmak zorundaysa o zaman neden baştan başa geçen bir parmaklık da yapmıyorlar?