Ömrüm boyunca yaşadığım hep buydu. İçimde gizli bir yakalanma ümidiyle kaçıp durmuştum ve kimse bulup getirmemişti beni. Değil bulunmak istediğimi, kaçtığımı bile fark etmemişlerdi.
Kader gidince içime buz gibi bir boşluk doldu. Ancak sevdiğini yitirenlerin, onu bir daha göremeyeceğini bilenlerin anlayabileceği, taş gibi bir boşluk.
"Ağlıyorsun," dedim. Sanki bilmiyor.
Önce yine sessizlik, sonra sinirli mi, dalga mı geçiyor anlayamadığım bir ses.
"Sen neden ağlamıyorsun ki? Herkese yetecek kadar sebep yok mu?"
Fakat etrafımı saran annelikle ilgili onca şehir efsanesine, hormon övgüsüne, saadet teranesine rağmen, çocuk yapmamış ya da yapamamış olmaktan değil de, istememiş, içinde böyle bir arzu yeşertememiş olmaktan dolayı kendimi kabahatli hissettiğim dönemler olmuştu. Bütün kadınlara bahşedilen bir sevme kabiliyetinin benim içime yerleştirilmediğini düşünüp kendimi mahçup hissetmiştim.