“Buradaki her şey çürük kokuyormuş gibi geliyor bana, fazla olgunlaşmış meyvelerdeki gibi bir çürümüşlük kokusu bu. Bu korkunç doğum, çiftleşme ve ölüm düzeneği, Yunanların miasma, yani kirlilik dedikleri hayatın bu ürkütücü kargaşası başka hiçbir yerde aslında bu denli vahşi olmasına karşın güzel görünsün diye bu kadar allanıp pullanmamıştır herhalde. Ve insanlar başka hiçbir yerde her şeyin değişebileceği yalanına ve ölüme, en çok da ölüme, ne olursa olsun ölüme böylesine inanmamıştır.”
... "Disney'in Harika Dünyası"nı seyrettiğim
pazar geceleriyle bağdaştırdığım o melankolik ruh hali ise hâlâ belirgin bir yere sahip. Pazar kederli bir gündü; ertesi sabah okul olduğu için erkenden yatar, ödevlerimi yanlış yaptığımı zanneder, endişelenir dururdum. Ama Disneyland'in ışıl ışıl şatolarının tepesindeki gökyüzünde patlayan havai fişekleri izlerken daha büyük bir korku, okul ve ev arasında gidip gelen bu iç karartıcı hayata hapsolma korkusu beni yiyip bitirirdi; bu da bana müthiş bir keder içinde olmam için sağlam bir bahane verirdi.
Doğrusu gerçek çocukluğumu düşündüğümde birbirinden alakasız birkaç acıklı eşya dışında pek bir şey hatırlamıyorum: yıl boyunca ayağımdan çıkarmadığım spor ayakkabılar, süpermarketten alınmış boyama kitapları ve çizgi romanlar, komşu çocuklarla oyun oynamak için götürdüğüm eski patlak top gibi ilgi çekmeyen, güzellikten çok uzak bir iki şey.
"Dinle oğlum, ben çocuklardan hoşlanmam. Gerçi bugünlerde moda oldu; bütün dünya ölesiye pohpohluyor sizi... ama ben değil! Ben hiç mi hiç çocuk dostu değilimdir. Bana göre çocuklar, her şeyi kırıp döken, kitaplara marmelat bulaştırıp sayfalarını koparan ve acaba büyüklerin de kendi sıkıntıları, üzüntüleri var mıdır diye en ufak bir tasa bile duymayan budala çığırtkanlardan ve baş belalarından başka bir şey değildir..."