Uzun zamandır beklediğim için heyecanla okumaya başladım. Yazarın diğer kitaplarında olduğu gibi gizemli bir anlatıcıyla başladı ve merak uyandırdı. İlk yarı tanıdık sokaklarda dolaşmak gibiydi. Şehri tanıdık, şifreleri çözdük, tarihi bir keşfe çıktık. Buraya kadar harikaydı. İkinci yarıda ise belirli aralıklarla tekrara düştü. Mistik ögeler azaldı tarih, arkeoloji geri planda kalıp bilimsel ögeler çoğaldı. Dinle bilim çatışmasını daha çok okumak istedim. Ama bilimsel ögeler konu itibariyle daha ağırlıkıydı. Bir çok farklı şey öğrendim bunlar harikaydı. Ama benim beklediğim aksiyon ikinci yarıda yoktu. Yazarın diğer kitaplarına aşina olanlar için gizemli karakteri ve ondaki ters köşeyi farketmek çok kolay. Sonlarında ufak bir kafa karışıklığı oluşturmaya çalışmış ama anlamsız olmuş. Bazı bölümlerin ilk paragrafı makale okumak gibiydi. Diğer paragrafta hemen anlatıcının bakış açısıyla okumaya başladığımız için makale tipinden anlatıcı bakış açısına geçiş hızlı ve anlamsız olmuş. Robert Langdon karakteri başrol değil de yan karaktermiş gibi hissettim. İlk başta tanıdık olan profesör ikinci yarıda kurnaz bir detektife dönüştü. Robert Langdon aurası yoku. Bazı karakterler çok çabuk hikaye akışından çekildi. Pavel’i kitabın sonlarında da görmek isterdim. Dana’nın Micheal’bulmasını onun gözünden okumak isterdim.Bazı karakterlerin sahneleri kitabı uzatmak için eklenmiş gibiydi akış için olmasa da olurdu. Duyguları bana hiç geçmedi. Gerçek hayattaki editörünün Starbucks bölümü benim için anlamsızdı(Spoiler değil) . Okurken diken üstünde hissedip gerilmedim çünkü karakterlerin sorunları çok çabuk çözüldü, tüm kapılar onlara açıldı. Başta çok dikkatli acımasız olan gizemli şahıs mevcut sonunu çok çabuk kabullendi. Çoğu Amerikan film ve kitaplarında olduğu gibi her şeyin