Orhan Pamuk’un Kafamda Bir Tuhaflık romanı, yalnızca bir adamın hikâyesi değil, aynı
zamanda İstanbul’un değişen çehresinin, büyüyen binalarının, kaybolan sokaklarının ve
dönüşen insan ilişkilerinin hikâyesidir. Kitabı elime her alışımda, bir şehrin ve bir hayatın iç
içe geçtiğini hissediyorum. Mevlut’un boza dolu tepsisiyle dolaştığı sokaklar, aslında hem
geçmişin hem de bugünün izlerini taşıyor. Ve bence Mevlut’un “kafasındaki tuhaflık” da tam
olarak bu arada kalmışlıktan kaynaklanıyor: bir yandan geleneksel olanı yaşatmaya çalışmak,
bir yandan da modernleşen şehirle başa çıkmaya çalışmak.
Mevlut’un hikâyesi 1969 yılında başlıyor. Daha on iki yaşında, babası Mustafa Efendi ile
birlikte Beyşehir’den İstanbul’a göç ediyorlar. Bu göç, sadece fiziksel bir yer değişimi değil,
aynı zamanda hayatlarının da yeniden yazılması demek. Babasıyla birlikte boza satmaya
başladığı o ilk yıllarda İstanbul henüz büyümekte olan bir şehir. Mevlut’un ilk evleri, yokuşlu
toprak yolların, elektrik direği bile olmayan mahallelerin arasında yer alıyor. Bu gecekondu
mahalleleri, dönemin kentleşme anlayışının en çıplak haliyle ortaya çıktığı yerler: insanların
kendi çabalarıyla yarattığı, yasal olmayan ama yaşamsal alanlar. Boza satmak, hem
geleneksel bir yaşam tarzının hem de Mevlut’un kendini tanımlama biçiminin bir parçası
haline geliyor. Zamanla şehir büyüdükçe ve modernleştikçe, bu işin değeri azalıyor; ama
Mevlut, babasından miras kalan bu geleneğe sadık kalıyor. Diğer yandan, kentin değişen
yapısına ayak uydurmak için çeşitli işlere de giriyor: dondurmacılık, pilavcılık, kısmet
satıcılığı… Tüm bu işler, bir yandan geçim çabası gibi görünse de bir yandan da kent
yaşamının içinde “tutunma” savaşının parçaları. Mevlut’un bu şehirle olan ilişkisi sadece
sokaklarda dolaşmakla sınırlı