Bana öyle geliyordu ki, ben şimdiye kadar kendimi tanımamıştım.
Şimdiye kadar tasarladığım haliyle dünya, değerini yitiriyor, geçersizleşiyordu;
gecenindi söz; dünyanın yerine gecenin karanlığı hüküm sürüyordu
(bana öğretmemişlerdi geceye bakmayı, geceyi sevmeyi)
Kendimi bütün ruhumla unutmanın uykusuna bırakmak istiyordum.
Unutmam mümkün olsaydı,
unutmak sürekli olsaydı,
gözlerim kapansaydı da azar azar uykunun ötesine, mutlak hiçliğe gömülebilseydim,
varlığımı artık hissedemez olacağım noktaya varsaydım,
bir mürekkep damlasında,
bir musiki ahenginde ya da renkli bir ışında erir giderdim ve sonunda dalgalar ve şekiller öyle büyürlerdi ki, hissedilemezin içinde silinir, yok olurlardı.
O zaman dileğime kavuşurdum.
İçim dışım bir ceset kokusuyla, çürümüş et kokusuyla dolmuştu. Sanki bende eskiden beri, hep vardı bu koku, sanki ben ömrüm boyunca bir kara tabutta uyuyordum hep ve yüzünü göremediğim kambur bir ihtiyar, hayalet gölgeler, sisler içinde beni gezmeye çıkarmıştı.
Bense onun gözlerine muhtaçtım, bir bakışı yeterdi;
felsefenin bütün müşküllerini,
teolojinin bütün muammalarını çözmeme yeterdi.
Bir bakışı, diğer rumuz ve sırları alırdı bende, açardı.