“… belki de, az çoktan fazladır. Belki de az, hayat ve ölüm kadardır! Belki de seni az tanıyorum, demek seni kendimden çok biliyorum, demektir. Bilmesem de, öğrenmek için her şeyi yaparım, demektir. Belki de az, her şey demektir. Ve belki de benim sana söyleyebileceğim tek şeydir.”
“O zaman şöyle demeliyim: Seni az tanıyorum… Az… Sende fark ettin mi? Az, dediğin, küçücük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece iki harf. Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. Biri başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi…
“Çünkü her hareketin nihai sonucu acıydı ve belki de,insanoğlu bunu bilse, hiç doğmazdı. Belki de daha kötüsü, bütün bunları bilse de doğmaya devam ederdi. Ne de olsa, insandı ve doğası gereği arsızdı. Doğmak için her şeyi yapardı. Gerekirse karnından çıktığı annesinin leşini doğumhanede bırakır, hatta dünyaya ikizine yapışık bile gelir, ama yine de doğardı.”
“… ölene kadar oradaydı. Hatta öldükten sonra bile…Orada…Daima…Gökyüzü ya da başka boyutların görünmez bir katmanında, yan yana, iç içe, iyilik ve adı konmamış bir huzurla harçlanmış biçimde… Bilmekten öte hissetmekle gidilen bir yerde. Enstrümanların adı bilinmese de, hayatta ilk kez duyulan klasik müzikten sulanan gözlerin yağmur damlası olup ışığı yedi renge böldüğü bir yerde… Cehalet ve bilgeliğin hiçbir anlam ifade etmediği bir yerde… Oğuz Atay nerede duruyorsa, orada… Tutunamayıp nereye düştüyse orada… Belki de düşmeyip yer çekiminden muaf olduğunu fark ettiği anda… Tutunarak değil, uçuşarak gittiği yerde…