Kocaman, lezzetli, koyu şarap rengi suyu olan vişnelerden yiyorlardı. Ruth ona "Prenses" şiirini okurken Martin'in gözüne, kızın dudaklarını boyayan vişne suyu koyusu ilişti. Bir anda kızın bütün ilahiliği paramparça oldu. O da topraktandı netice itibariyle, Martin'le ve topraktan meydana gelen herkesle birlikte aynı yasalara tabiydi. Onun da dudakları Martin'inkiler gibi ettendi, vişnenin suyu kendi dudaklarını nasıl boyuyorsa, onun dudaklarını da öyle boyuyordu. Kadındı o, bütün kadınlar gibi bir kadındı. Aniden gelmişti bu fikir. Martin'i afallatan bir keşifti. Sanki güneşin gökten düştüğünü görmüş, sanki taptığı masumiyetin kirlendiğine tanık olmuştu.
Kız kalkarken, aklına görgü kuralları kitabında okuduğu bir şey gelen Martin de aceleyle doğruldu. Bir yandan da doğru bir şey yapıp yapmadığını düşünüyor ve ayağa kalkışının Ruth tarafından evden ayrılacağı şeklinde yorumlanmasından korkuyordu.
Düşüncelerinde hep gizli bir hayat yaşadığını hatırladı. Bu düşüncelerini paylaşmayı denemiş ama onu anlamaya yeterli bir kadın veya erkek bulamamıştı. Zaman zaman denemiş ama dinleyenlerin aklını karıştırmaktan başka bir sonuç alamamıştı. Demek ki diye düşündü o an, fikirleri onların ötesinde ise kendisi de ötesindedir. Eğer hayat ona çok daha fazla şey ifade ediyorsa o da hayattan çok daha fazla şey isteyecekti.
Bir keresinde Bay Morse'u şehir merkezine kadar izleyip, bir tehdit olsa da hemen atlayıp kurtarsa diye iç geçirerek, sokak lambaların ışığında uzaktan adamın yüzünü inceledi.