hayatının bütün hatıraları lüzumsuz ve manasızdı. ömrünün her vakası olmasa da olabilir, hayatına her giren insan girmese de olabilirdi. bütün mazisinde kendisine “ah, neden böyle yaptın?” veya “ah, niçin bu şöyle yapmadın!” dedirtecek bir şey bulamıyordu; ve bu, ömrünün pek tatlı geçtiğinden değil, sadece, ömrünün her kısmına şu anda pek lakayt olduğundandı.
en küçük teferruatına kadar dimağına yerleşmiş olan bu hatıraları oradan çıkaramayacağını çabuk anladı, fakat bunun üzerinde düşünmeyecek, muhakemeler yürütmeyecek kadar kendisine hakim oldu. 
hayatta hiçbir şey ona kıymetli görünmemiş, peşinden koşmak, erişmek, sahip olmak arzusunu vermemişti. etrafına daima bir yabancı gözüyle bakmış, hiçbir şeye bağlanmak arzusu duymamış ve bu yalnızlığının gururu içinde memnun olmaya çalışmıştı. şimdi ilk defa bir şey istiyor, hem de korkunç bir şiddetle istiyordu. fakat niçin bu istek bir imkansızlıkla beraber gelmişti ?
senelerden beri hiç kimseye karşı kalbinde muhabbet beslemiyor ve bir insanı sevebilmesi için ona hayran olması lazım geldiğini anlıyordu. hürmet ve takdir hisleri beslemediği hatta tepeden baktığı ve küçük gördüğü insanları nasıl sevebilirdi ?